Hatırlarsanız bundan birkaç sene önce “Yok Olan Değerlerimiz” başlığı ile bir yazı yazmıştım. Yazılarımı takip eden okurlarım bilirler. Üzülerek söylüyorum, artık şehir içindeki birçok damgalı/sembollü ata yadigârı mezar taşlarımız yok oldu. Sadece doğal tabiat şartlarına yenik düşmediler ki yüzyıllardır ayakta dimdik durmasını bildiler. Asıl onları yıkan yok eden; tarihinden, kültüründen, öz’ünden bihaber acımasız eller oldu.

Oysaki “manevi istirahat bahçeleri” olarak tabir edilen mezarlıklarımız ilk bakışta ince taş işçiliği ve bir kültürün özelliklerini tüm güzelliğiyle yansıtan unsurları ile dikkat çekerler. Kültürel açıdan bakıldığında onlar, ölümün kıyısına atılmış itilmiş, donmuş, basit yapılar değildir. Bana göre tarihimizin gerçek tanıklarıdır. Atalarımızın, her şeyiyle dönemini, hayata bakışlarını, sosyal yapısını yansıtan ve şehir tarihine birinci derecede kaynaklık eden belgeler olarak bize miras bırakılmıştır. Özetle onlar bir toprağın en doğal tapularıdır. Bilhassa Antalya’mızda daha çok bazı belde ve köylerimizde tüm tahribata rağmen ayakta kalan mezar taşları, sadece tarihi açıdan değil, çok değişik tip ve özellikleri bakımından ayrıca Türklerin bulundukları bütün coğrafyalarda kullandıkları ortak simge ve sembolleri de taşıdıklarından çok önemli bir konumdadır. Fakat birçok değerimize sahip çıkamadığımız gibi, kültür ve sanat tarihimiz açısından önemli olan bu tarihi belgeleri de hızla kaybetmeye devam ediyoruz. En azından bir mezarlığın “mezar taşları müzesi” olması beklenirken maalesef onlar birer “mezar taşları mezarlığı” durumundadırlar.

Günümüzde hüzün turizmi (dark tourism) adında yani mezarlık turizmi anlamına gelen yeni bir eğilim ortaya çıkmış ve özellikle Avrupa’nın pek çok yerinde tarihi mezarlıklar giderek daha fazla sayıda insan tarafından farklı amaçlarla ziyaret edilir olmuştur. Ancak ülkemizde tarihi eserlerin korunması konusunda yıllardan beri bir özensizlik, önem vermeme yaşanırken, tarihi köprülerin özellikle hanların pek çok yerde özensiz restorasyonların kurbanı olmuş durumdayken bu konuda henüz istenilen seviyede bir toplumsal farkındalık yaratılamamışken, mezarlık alanlarında koruma ve turizm ilişkisindeki dengenin sağlanabilmesi böylesine bir yas mekânı için daha hayati bir sorun teşkil eder. Bu sorunun çözümünde paydaş olabilecek sivil toplum kuruluşları ne yazık ki yok denecek kadar az sayıdadır. Mezarlıkların bakımından sorumlu bir yerel yönetim biriminin de genellikle mezarlık alanı restorasyon projesine vakit ve para harcama yapmak için fazla da hevesi yoktur. Çünkü mezarlıklar fazla da gelir getirmeyen yerler olması sebebiyle bütçe ayırmak istemez.

Şüphesiz mezarlıklar kutsal ve duygusal mekânlardır, fakat aynı zamanda kültürel-dini kimlik ile yerel kültür, sanat ve tarihin şahitleridirler. Dolayısıyla yerel ya da ulusal tarihin sürdürülebilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılabilmesi adına kültürel mirasın bir parçası olan mezarlıkların korunması gereklidir. Birçok insan için mezar ziyaretleri dışında mezarlık alanı içerisinde yürüyüş yapmak, koşmak ve hatta içinden geçip gitmek kabul edilen bir düşünce değildir. Zira pek çok insan için mezarlık düşüncesi keder, hüzün ve matem demektir ve bundan dolayı rekreasyon mekanı olamaz. Hâlbuki mezarlıklar sahip oldukları kültürel peyzaj nitelikleri sayesinde flora ve fauna için bir barınak, tarihi bir park, bir botanik bahçesi veya yerel tarih derslerinin uygulama sahası olabilir. Tabii bunun için çeşitli sivil toplum kuruşlarının da katkısı gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü yukarıda bahsettiğim bir proje ile mezarlık alanının daha farklı bir kullanımını ve şehir nüfusu için bir çekim alanı olma imkânı sağlıyorsa yerel yetkililerin desteğini daha kolay kazanacaktır.