Ölümle ilgili düşünmeye ve konuşmaya cesaret eden, insan yaşamının kaçınılmaz sonuyla ilgili farklı bakış açılarını keşfetmeye meraklı olan değerli okurlarımla yeni bir yazı ile buluşmak benim için son derece değerli. Bildiğiniz gibi edebiyat, bu büyük bilinmezle yüzleşmenin ve anlam arayışının en güçlü araçlarından biri olarak karşımıza çıkmıştır.

Özellikle şairler, ölümü sorgulayarak, onunla hesaplaşarak ve bazen de ona meydan okuyarak, yaşamın anlamı üzerine derin düşünceler sunmuşlardır. Bu hafta da ölümü farklı bir pencereden ele alarak, bu kaçınılmaz sona dair kendi perspektiflerini ve duygularını ifade eden şairlerimizin mısraları ile “ölüm” temasını farklı bir açıdan ele alalım.

***

Hemen hemen bütün şairler, farklı duygularla da olsa şiirlerinde ölümü dile getirmişlerdir. Bu söyleyişler, şairlerin hayat şartlarıyla, psikolojik durumlarıyla, inançlarıyla ve hayata bağlılıkları itibariyle değişmektedir. Mesela anneye, dosta ve aşka doyamamış olan Ahmet Haşim ölümden çok korkmuştur. Bu korku O’na “Sensiz” isimli şiirinde, “Ruhumda benim korku, leyle-i tarik” mısralarını söyletmiştir.

***

Şairin ölüm karşısındaki psikolojisini o kadar berrak anlatır ki bu şiiri her okuyuşumda ruhumu sarsmasını kime anlatmalı? Hem anlatılamaz ki! Yine aynı duygular içinde olan ve hayata bakışındaki karamsarlık sebebiyle Cahit Sıtkı Tarancı “Olursa bir şikâyet ölümden olsun” diyerek Ahmet Haşim’den biraz daha farklı olarak ölümden korktuğunu haykırmıştır. Yine şairin “Otuz Beş Yaş” şiirinin mısraları kişinin kendisiyle, dostlarıyla, çevresiyle yaşadıklarının bir bakıma aynada yansımasıdır. Şair burada ironik bir dil kullanarak ölümü düşünmeye başlar. Tıpkı kaybettiği dostları gibidir ölüm. Gelip emaneti alıp gidecek olan bir gerçektir.

***

Türk edebiyatında Yunus Emre ve Abdülhak Hamid’den sonra ölüm üzerinde en çok yazandır. Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayata ve ölüme bakışı onlarınkinden farklıdır. Ölümün soğuk, karanlık yönünü değil de birleştirici ve güzel yönlerini şiirlerinde ilmek ilmek işleyen en önemli isimlerden biri olan Yunus Emre, ölümü ayrılık değil vuslat olarak görür ve ölümü gerçek âleme açılan bir kapı gibi düşünür. Şiirlerinde ölüm gerçeğini en etkili biçimde anlatmış, insanları ölüm konusunda hazırlıklı olmaya ve Allah’a kulluk etmeye çağırmıştır.

***

Bu çağrıyı yaparken ölümü anlatmak adına birbirinden değişik ve güzel ifadeler kullanmıştır. Onun için ölüm ebediyete açılan bir kapıdır: “Ölümden ne korkarsın, Korkma ebedî varsın” diyerek kendisini oturttuğu noktadan bakar hayata. Ölüm buradan bakıldığında yok oluş değil, ebedî var oluştur. Sabahattin Eyüboğlu’nun ifade ettiği gibi; “O’nun şiiri, ölümü hem insanın iliklerine kadar işletir hem de bu korkuyu dost ve insanlık sevgisinde eritir, Türkçenin tadıyla ölümün acılığını giderir.”

***

Yahya Kemal’e gelince onun şiirlerinde ölüm korku olmaktan çıkar. Hasrettir adeta, vuslattır, yaşamaktan güzel ve “İklim-i İlahi’ye rücu etmek”tir. Ve hatta ölümü adeta bir “rind” edasıyla “asude bir bahar ülkesi” ne giden bahtiyar bir insanın duyacağı haz ile karşılamaktadır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre ölümü ele alacak olursak, onun çoğu şiirinde hayatın güzellikleri ve bu güzelliklerin ölümle sona ereceği sık sık bir arada verilmektedir. Ölüm, bilinmezler evrenidir ve bu evrenin en önemli tarafı karanlık oluşudur. Tanpınar, edebî eserlerinde kendi mazisiyle koşut birçok olayı işlemiş ve tanık olduğu ölümlerin izini sürmüştür. Gerçek hayattaki bu ölümlerin onun zihninde açtığı yaraları, roman ve hikâyelerinde işlediği gibi özellikle şiirlerine de taşımıştır.

Elbette Tanpınar da, insan doğasının gereği olarak ölümü istememektedir ama ölümsüz bir hayat süremeyeceğinin de bilincindedir. Sanatçı kişiliğinin bir yansıması olarak ölümsüzlüğü, ortaya koyduğu eserlerin kalıcılığına ve böylece isminin unutulmamasına bağlamıştır.

SON SÖZ

Sevgili okurlarım, şüphe yok ki "ölümün" olduğu bir paragrafta diğer kelimeler ilelebet hükümsüzdür ancak biz yine de şairlerin kaleminden “ölüm” ü anlatmaya önümüzdeki hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz.