Son yıllarda İran toplumunun yaşadığı süreç klasik anlamda sıradan bir siyasi ya da iktisadi kriz olarak okunamaz. Çünkü ülkede ani bir ekonomik çöküş yaşanmıyor. İran uzun süredir kalıcı bir yoksullaşma rejiminin altında ağır çekimde eziliyor.

Resmi verilere göre yıllık enflasyon 2018’den bu yana hiçbir yıl %30’un altına inmedi. Bağımsız hesaplamalar ise gıda enflasyonunun bazı yıllarda %60–70 bandına dayandığını gösteriyor. Aynı dönemde riyal dolar karşısında yaklaşık %90’a yakın değer kaybetti. Buna karşılık asgari ücret ve kamu maaşları nominal olarak artsa da reel olarak sürekli geriledi. İran İstatistik Merkezi’nin kendi verileri bile 2010–2023 arasında ücretlilerin reel satın alma gücünde en az %40’lık bir erimeye işaret ediyor.

İran’da döviz meselesi bugün patlamış bir krizden ziyade, kırk yılı aşan bir sürede inşa edilmiş bir düzenin sonucu. Yani sokakta yükselen kur tepkisi anlık fiyat şoklarına verilen bir refleks değil. Bu tepki yıllardır -kimin hangi kurdan dolara eriştiği- sorusuna verilen adaletsiz cevapların birikimi aslında. Temelde doların belirli bir elit kesim için sistematik biçimde ucuzlatılmasıyla yaratılan servet transferi problemi var. Bu transfer gelir dağılımını kalıcı biçimde bozdu ve toplumsal adalet algısını tamamen çökertti.

Bu transfer sisteminin kökeni 1979 Devrimi’ne dayanıyor. Devrim siyasi rejimle beraber ekonomik mülkiyet ve karar alma yapılarını da değiştirdi. Bankalar, büyük sanayi tesisleri ve dış ticaret kurum-kuruluşları kamulaştırıldı. Döviz serbest piyasa aracı olmaktan çıkarıldı ve devletin kontrol ettiği stratejik bir kaynak olarak tanımlandı. Çoklu kur sistemi bu dönemde ideolojik bir tercih olarak ortaya çıktı. Temel ihtiyaçlar için ucuz döviz, lüks tüketim için pahalı kur prensibi öngörüldü ama arka planda tüm servet transferi düzeni bu hayali sistemin üzerine kuruldu.

Asıl yerleşme dönemi ise 1980–1988 arasında gerçekleşen İran-Irak Savaşı esnasında gerçekleşti. Sistem kurumsallaştı ve savaş ekonomisi tamamen dövizi merkezileştirdi. Kimlerin ithalat yapacağına, hangi kurdan yapacağına sadece devlet bürokrasisi karar verdi. Savaş sonunda ekonomi yıpranan ekonominin tepesine çoklu kur sisteminden faydalanan ayrıcalıklılar kelimenin tam anlamıyla çöküverdi. Bu noktadan sonra ekonomik başarı üretimle değil, devlete yakınlıkla ölçülmeye başladı.

1990’larda Ali Akbar Hashemi Rafsanjani döneminde yeniden inşa ve kısmi liberalizasyon söylemi öne çıktı. Özel sektör teşvik edildi. Altyapı yatırımları da gayet arttı. Ancak döviz rejimi serbestleştirilemedi. Çıkar gruplarının gücü ile çoklu kur -geçiş dönemi- gibi gerekçelerle korundu ve servet transferi operasyonlarında rakamlar durmadan arttı. Bu dönemde Rafsancani ailesine yakın yarı-kamusal holdingler, özellikle enerji, inşaat ve ithalat alanlarında dövize ayrıcalıklı erişim sağladı. Aynı şekilde Ali Larijani ve Sadeq Larijani gibi isimlerin etrafında şekillenen Laricani ailesi, yasama ve yargı gücü üzerinden bu sistemin dokunulmazlığını sağlayan kilit aktörlerden biri oldu. Kur tahsisi, ithalat izinleri ve hukuki koruma aynı ağ içinde birleşti.

Büyük kırılma 2010’larda geldi. Nükleer program nedeniyle uygulanan yaptırımlar İran’ı ciddi bir döviz kıtlığıyla karşı karşıya bıraktı. 2012’de riyal bir yıl içinde dolar karşısında yaklaşık %70 değer kaybetti. Devlet yine aynı yönteme başvurdu. Döviz kontrol edildi, katmanlara ayrıldı. 42.000 riyallik tercihli dolar bu dönemde devreye alındı. Bu defa resmi gerekçe gıda ve ilaç fiyatlarını korumaktı. Uygulamada ise ucuz dolar, ithalat iznine sahip ayrıcalıklı şirketlere gitti. Sayıştay raporları, ithalat yapmadan döviz alan yüzlerce firmayı kayıt altına aldı.

Bu dönemde ihracat gelirlerini kontrol etmek için NIMA sistemi kuruldu. İhracatçılar dövizlerini bu platformda düşük kurdan bozmaya zorlandı. Bu durum döviz kaçışını artırdı. Eksik beyanlar yaygınlaştı. Devlet bir yandan ucuz dolar dağıtırken diğer yandan ucuza döviz toplamaya çalıştı. Bu sistemden en fazla fayda sağlayan yapılardan biri, Islamic Revolutionary Guard Corps bağlantılı şirketler ve özellikle Khatam el-Enbiya holdingi oldu. Savunma, enerji ve altyapı projeleri üzerinden dövize öncelikli erişim sağlandı.

2018 sonrası yaptırımlar bu mimariyi iyice kilitledi. Resmi kur ile serbest piyasa arasındaki fark uçurum haline geldi. Çoklu kur artık geçici bir araç değil, ekonominin ana belirleyicisi oldu. Bankalar kamu finansmanının yükünü taşıdı. Borsa üretimden kopuk bir korunma alanına dönüştü. Sanayi öngörülemez kur yapısı nedeniyle verimlilik kaybetti.

İşte tüm bu birikim bugün sokağa taşan öfkenin gerçek kaynağını oluşturuyor. Bu öfke yıllara yaygın kanayan bir yaradan kaynaklı olduğundan bir kur grafiğine, bir fiyat etiketine ya da tek bir karara indirgenemeyecek kadar güçlü. Sokakta hissedilen şey, yıllar boyunca emeğin sistemli biçimde değersizleştirilmesi, adalet duygusunun adım adım aşındırılması ve geleceğin sessizce gasp edilmesi.

Hasılı, döviz meselesi halkın gözünde artık kesinlikle bir teknik ekonomi başlığı değil. Kimin korunduğunu, kimin ezildiğini gösteren çıplak bir turnusol kağıdına dönüşmüş durumda. Hal böyle olunca, ha harami Amerika’nın eliyle, ha katil İsrail’in eliyle fark etmeksizin, İran bürokrasisi kendi içinde bu kadar nefret üretmişken o yaranın illa kaşınacağını bilmeli ve yıllardır devam ettirdiği bu kötü sistemine son vermeliydi. Yapmadılar ve ısrarla sürüye kurt çağırdılar…

Süreç ve ortaya çıkması muhtemel sonuçlar, başta coğrafyamızdaki ülkeler olmak üzere tüm dünya için gerçekten çok önemli olacak. Yakından takibe devam edeceğiz…