Türkiye’de yerleşik ‘ezberlerin’, toplumun her katmanınınilgili ve ilgisiz aktörlerince ‘ahkam kesme’kolaycılığına araç kılındığını görüyoruz.
Kültürde, sanatta, medyada ve dahi inançta, siyasette, ekonomide ‘idrakin yüceliği’ yerine ‘ezberin cüceliğine’ teşne hale şahit oluyoruz.
Sorunların asıl kaynağını ve palyatif değil de kalıcı çözümlerini bulmaktansa hep bir ağızdan ‘sorun var’ diye tekraren ifade etme sarmalına düşüldüğünü seziyoruz.
***
Siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann, ‘suskunluk sarmalı’ adını verdiği kitle iletişim teorisinde ‘genelin görüşlerine mugayir düşünceleri olanların dışlanma korkusuyla sessizleşmesinden’ bahsederek ‘seçmen davranışları’ üzerine pencereler açar.
İşte o çerçeveden hareketle girişte resmettiğim manzarayı ben de acizane ‘gevezelik sarmalı’ diye tarifliyorum.
Zihinleri klişelerle işgal edilmiş yığınlar, bazen sırf ‘konuşmuş olmak için’ bazen ‘konuşmaya zorlandığı için’çoğu da ‘sanal tatminler için’papağanlaşır.
***
Tam da bu noktada,‘ezberden ahkam kesme’ basitliğine oklar savuran bu kalem işi, bir yönüyle kendisinin de ‘ahkam kestiği’ düşünülerek paradoks ürettiği şeklinde yorumlanabilir.
Fakat yazının bütününü okuma sabrı gösterebilenler, sarmalın dışından bir ses çıkarma gayretini fark edecektir.
Tıpkı Yahya Kemal Beyatlı’nın ‘Münacat’ eserinde dediği gibi:
“Yâ rab ne müsavatı ne hürriyeti ver
Hatta ne o yoldan gelecek şöhreti ver
Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim
Yâ rab bana bir ses yaratan kudreti ver”
***
Ezberleri kullanarak ‘ahkam savuran’ kakofoniden sakınıp fısıltı olarak kalmayı tercih etmenin halen keşfedilmemiş soylu bir yanı olduğuna inanıyorum.
Çünkü kakofoni desibeli yükseldikçe sessizleşiyor ve haliyle ‘sorunun’ sesi kayboluyor.Öylesi durumlarda toplumun hareketsizliğinin nedeni de işitme kaybı değil anlam yitimi olarak ortaya çıkıyor.
Bu mana kaybını en net, ‘eko-politik’ ezberlerin siyasal propaganda malzemesi haline getirilmesinden biliyoruz.
Seçilmişlerin veya seçilme derdinde olanların, sistemin ve toplumun sorunlarına dair ezberleri istismar ederek kişisel ikballerine nasıl bir siyasal rant devşirdiğini,gündelik pratiklerindeki tutarsızlık ve sefahatte görebiliyoruz.
***
Kültürde, sanatta, medyada, inanç alanında örnekleri çokça bulunabilecek bu vasatı, ekonomide de müşahede ediyoruz.
Türk ekonomisine ilişkin çok sayıda ezber var. Ve bu ezberler, yetkili yahut yetkisiz; etkili veya etkisiz birçok kişi, kurum ve örgüt tarafından tekrarlanıyor.
Yüksek faiz, yüksek enflasyon, döviz bağımlılığı, yapısal reform ihtiyaçları, güven sorunu, hukuk beklentisi, nitelikli işgücü problemi vesaire gibi başlıklardaki ezberlerle ekonominin güncel durumu hakkında konuşmak son derece kolay.
Artık öyle makro ve mikro ekonomik göstergeleri analiz eden raporlar, makaleler, haberler okumaya; istatistiki araştırma ve toplumsal gözlem yapmaya,yetkinlerle etkin diyalog kurmaya ihtiyaç yokmuşçasına hemen herkes ‘uzman’ gibi ahkam saçıyor.
Bilgi adeta soykırıma uğruyor, bilenin ahlakı bilmeyenin cüreti karşısında kısık ve silik kalıyor.Özellikle de düşünce, fikir ve çözüm üretme kabiliyetinde olması gereken merkez ve adreslerin sınırları giderek daralıyor. Sayıları artıyor gibi görünse de çıktıları itibarıyla nitelik yoksunluğu içinde kıvranıyorlar.
Esasında varoluşsal bir sancıyı dışa vuran bu kıvranışların, hâkim kakofoniye uyumcu/konformist yaklaşımla tutunma kolaycılığının bir sonucu olduğu ıskalanıyor.
***
Global krizlerin etkisi, ulusal sorunların kronikleşmesi, her sıklette bir ‘imdat’ tetiklenmesine neden oluyor.Küresel ve ulusalda olduğu gibi yerelde de iş dünyası, çıkış için tutunacak ip arıyor.
Bursa Sanayicileri ve İşinsanları Derneği (BUSİAD), dün gerçekleştirdiği bir programla ‘BUSİAD Ekonomik Görünüm ve Stratejik Değerlendirme Raporu’nu kamuoyuna duyurdu.
Bu noktada daha önceki yazılarımda da vurguladığım, ‘BUSİAD’ın kentin düşünce üreten nadir adreslerinden biri’ olduğuna dair görüşümü tekrarlıyorum.
Fakat açık yüreklilikle ifade etmeliyim ki bu rapor ve açıklamalarda ezberlerden öte bir noktaya ulaşamadım.
Ekonomi gazeteciliği iştigali dolayısıyla sürekli maruz kaldığımız bilgiler ve grafikler ile iş dünyası aktörlerinin dillerine pelesenk olmuş ifadelerin ötesine geçemedim.
BUSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Tuncer Hatunoğlu ileBUSİAD Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Ekonomi Komitesi Sorumlusu Ali Kerem Alptemoçin’in konuşmalarını; Bursa Uludağ Üniversitesi İİBF Öğretim ÜyesiProf. Dr. Metin Özdemir ve Doç. Dr. Derya Hekim’in sunumlarını dinledim.
Hatunoğlu’nun konuşmasında ‘kırılganlık’, ‘belirsizlik’, ‘değişim’, ‘dönüşüm’, ‘risk/fırsat’, ‘baskı’, ‘yavaşlama’, ‘daralma’ gibi bilindik ifadeler bağlamında kurulan cümleleri dinledik.
Alptemoçin’in metni de tıpkı Hatunoğlu’nun konuşması gibi genel manzara ve temel teoriler açısından kapsayıcı ama içinde bulunduğumuz durum açısından soyut ve risksiz.
Açıklamalar kurumsal temsil açıdan pozitif manada ‘dengeli’ gibi görülse de aslında ‘eleştiri cesaretine’ ve ‘somut çözümlere’ rastlanmaması, kontrollü tavrıyla kurumu mezkûrsarmala itiyor.
Rapor ise akademik çerçevesi ile öğretici bir nitelik barındırıyor lakin ‘Ne yapılmalı?’, ‘Çıkış nerede?’ sorularına net bir yanıt izine rastlamadım.Önümüzdeki günlerin barındırdığı potansiyel riskler üzerinden olası gelişmelere göre kurgulanmış senaryo ve hikayelerden ibaret…
Hekim’in sunumu belki öğrencileri açısından öğretici fakat bırakın tutmayı adeta canhıraş bir şekilde sarılacak ip arayan iş dünyası açısından reçete sunmuyor.
Özdemir’in açıklamalarında ‘güven’ ve ‘hukuk’ temelli yorumlar ise başlı başına bir yanılsama gibi duruyor.
Bireysel ahlakını evrensel hukukun üstüne koyarak kararlar aldığını söyleyen ABD Başkanının yaptıkları, küreselde kime güven veriyor hangi hukuku tesis ediyor?
Soru cevap bölümünü de takip ettim. O evrede derneğin eski başkanları Celal Beysel ve Ali İhsan Yeşilova’nın yorumlarını da dinledim.
‘Asgari ücrette bir ara zam bekliyor musunuz?’ sorusunu yönelttiğim Hatunoğlu, ‘Olması gerektiğini ama olmayacağını düşünüyorum’ cevabı verdi.
Beysel, böylesi dönemlerde önce küçüğü korumak gerektiğinin altını çizdi. Yeşilova, imalatçı ihracatçıların kurumlar vergisinde düşüşün sonuç üretmeyeceğini ‘kendisinin 3 yıldır zarar bildirdiğini’ ifade ederek savundu.
Yeşilova, ‘yahu nasıl çözülecek bu enflasyon?’ dedi. Hekim, yapısal sorunlar bahsederken Özdemir, çözülmek istenmediğine atıf yaptı.
Bütünüyle toplantıda ekonomi politikalarına, politika yapıcılara, politikaları uygulayıcı kurumlar ve yetkililerine yönelik doğrudan değil ‘dolaylı’ göndermeler vardı.
Ne eleştirme ne de yaratma cesurluğu görebildim. Programın sonunda da salondan aynı hislerle ayrıldım.
Ar-Ge merkezleri bulunan ama satın alarak tarlaları boş tutmaya daha fazla kaynak ayıran; sanayiden kazandığını inşaata yatıran ama işine ve personeline yatırım yapmayan; ruhsat vetapu sayısı patent sayısından fazla olan iş dünyası, hâlâ enflasyonun kaynağını başka yerde arıyor.
Oysa çözüm gözümüzün önünde hem beşerî hem de mali sermayeyi verimli kılmak… Ne başka kurtuluş ne de kurtarıcı var!
İşinden kazandığını işini geliştirmeye yatıranlara saygıyla…