Dünyanın gözü kulağı günlerdir New York’ta. Birleşmiş Milletler Genel Merkezi, küresel krizlerin gölgesinde tarihi bir hareketlilik yaşıyor. Liderler peş peşe kürsüye çıkıyor, herkes kendi mesajını veriyor. Peki, bu devasa diplomasi arenasında Türkiye ne yaptı, cebimizde hangi somut sonuçlarla dönüyoruz?
Gelin, diplomatik jargonu bir kenara bırakıp manzaraya net, açık ve doğrudan bir gazeteci gözlüğüyle bakalım.
ULUSLARARASI HUKUKUN MASAL KISMI: GÜÇLÜNÜN KANUNU
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu kürsüsünden yaptığı hitap, bu yıl sadece bir eleştiri değil, küresel sistemin ikiyüzlülüğünü yüzüne vuran sert bir manifestoydu. Erdoğan’ın altını kalın çizgilerle çizdiği "uluslararası hukukun güçlüye ve zayıfa göre farklı uygulanması" tespiti, mevcut dünya düzeninin en acı özetidir.
Sistem öyle bir noktaya geldi ki, kurallar sadece arkasında askeri ve ekonomik güç olmayan zayıf ülkeleri cezalandırmak için kullanılıyor. Güçlü olan ise yaktığı, yıktığı ve katlettiğiyle kalıyor. Erdoğan’ın ifadesiyle; yapanın yanına kâr kaldığı, cezasızlığın sıradanlaştığı bir uluslararası sistem çürümeye mahkûmdur. İşte tam da bu yüzden Türkiye, kürsüden sadece kendi adına değil, sesini duyuramayan milyarlarca insanın adına bu adaletsizliğe isyan ediyor.
BATI’NIN İKİYÜZLÜ AYNASI: UKRAYNA VE FİLİSTİN
Gelelim bu çürümüşlüğün en somut, en can acıtıcı örneğine. Batı dünyasının takındığı çifte standart, New York’ta bir kez daha tüm çıplaklığıyla ifşa oldu. Batı medeniyetinin ve kurumlarının aynasına baktığımızda karşımıza çıkan manzara şudur: Rusya-Ukrayna savaşında kıyameti koparanlar, hukuk diye bağıranlar, anında seferber olanlar nerede? Sözde Ukrayna’nın egemenliği için milyarlarca dolarlık silahları, ekonomik destek paketlerini havada uçuşturan, Rus varlıklarını anında donduran Batı, söz konusu Filistin olduğunda neden derin bir sessizliğe gömülüyor?
Ukrayna’da siviller için gözyaşı dökenlerin, Gazze’yi "çağın en utanç verici temerküz kampına" çeviren, çoluk çocuk demeden insanları katleden soykırımcı zihniyete kör ve sağır kalması uluslararası hukukun bittiği yerdir. Bir tarafta tankıyla, uçağıyla korunan bir Ukrayna; diğer tarafta en temel insani haklarından mahrum bırakılan, bombalar altında yok edilen bir Filistin halkı... Benzer bir durum bölgesel dengeler üzerinden İran’a yönelik hamlelerde de karşımıza çıkıyor. Güç dengelerine göre şekil alan, ambargoları ve yaptırımları silah olarak kullanan bu seçici adalet anlayışı, küresel güveni tamamen yok etmiştir. Türkiye, işte bu ikiyüzlü tiyatroya karşı çıkıyor ve "Hadisenin Ukrayna'da gösterilen hassasiyet Gazze'de de gösterilseydi, bugün bambaşka bir dünyada olurduk" diyerek tarihe not düşüyor.
YEŞİL DİPLOMASİ: MİLYAR DOLARLIK HAMLE
Bu zirvenin Türkiye adına en flaş, en somut ekonomik ve siyasi çıktısı kesinlikle iklim diplomasisinde yaşandı. Türkiye, BM İklim Değişikliği Konferansı (COP31) başkanlığı ve adaylığı hamlesiyle New York’ta kelimenin tam anlamıyla gövde gösterisi yaptı.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın vitrine çıkardığı BRIDGE (İklim Uygulama Köprüsü) projesi, Antalya’yı küresel iklim finansmanının merkez üssü yapmaya hazırlanıyor. Bu sadece çevreci bir adım değil; önümüzdeki yıllarda Türkiye’ye milyarlarca dolarlık yeşil yatırım fonunun ve devasa bir uluslararası prestijin kapısını aralayacak stratejik bir "oyun kuruculuk" hamlesidir. Bu adım, çevre için çok değerli. Ancak, dünya eko sisteminin sadece bireyler üzerinden kurulan farkındalıkla sağlanabileceği düşüncesi yeterli değil. Savaşlar ve savaşlar için üretilen silahların dünya için çevre için geri dönülemez felaketlere yol açtığını ve bu nedenle silahlanmanın ve savaşların önünü geçilmesinin elzem olduğunu bilmek gerekir.
TÜRKEVİ ETKİSİ: DİPLOMASİNİN YENİ MERKEZİ
BM binasındaki resmi genel kurul salonu işin görünen yüzüydü. Asıl büyük pazarlıklar, mekik diplomasisi ve kritik el sıkışmalar ise New York’un kalbindeki Türkevi binasında gerçekleşti. Küresel kurumların hantallaştığı ve karar alamadığı bir dönemde Türkevi, dünya liderlerinin ve küresel iş insanlarının ağırlanma merkezi oldu. Kıbrıs meselesinden Doğu Akdeniz’deki dengelere, Suriye’deki yeni süreçten bölgesel ticaret yollarına kadar Türkiye, tüm kritik dosyalarda masada ağırlığını hissettirdi. Ankara, kriz anlarında kapısı çalınacak en güvenilir "kolaylaştırıcı ve oyun kurucu" olduğunu bir kez daha kanıtladı.
MANŞET NET: O MASADA BİZ DE VARIZ
Özetle; BM Genel Kurulu, Türkiye için sadece bir konuşma platformu olmaktan çıktı. Küresel sistemin ikiyüzlülüğünü, Ukrayna-Filistin tezatlığı üzerinden dünyanın yüzüne çarparken, diğer yandan COP31 gibi dev vizyon projeleriyle somut kazanımlara imza attı. Dünya derin bir belirsizlik türbülansındayken, New York’tan çıkan en net manşet şudur: Türkiye, zayıfları ezen bu çürümüş küresel düzene meydan okumaya, kendi etki alanını inşa etmeye ve geleceğin dünyasında kuralları yazan lider ülke olarak masada oturmaya kararlılıkla devam ediyor. Hatada masada oturan masayı kuran…