Antalya Kaleiçi’nin Akdeniz’e açılan o şirin sokağında, her gün belki de fark etmeden önünden geçtiğimiz, çocukluğun masum anılarını barındıran bir yer vardır: Antalya Oyuncak Müzesi. Şair ve yazar Sunay Akın’ın küratörlüğünde kurulan bu müze, ilk bakışta sadece bir nostalji tüneli gibi görünür. Ancak dikkatli bir göz, o vitrinlerin arkasında insanlık tarihinin en büyük göçlerinin, kayıp akrabalıkların ve kadim sırların izini sürebilir. Nasıl mı? Hemen anlatayım.
***
Geçtiğimiz günlerde müzedeki vitrinleri incelerken, eski bir Kızılderili kostümü üzerinde gözüme çarpan bir detay beni adeta bir zaman yolculuğuna çıkardı. Çünkü kostümün üzerine işlenmiş bu simge sıradan bir geometrik şekil değil aksine Ön Türk kültürünün ve kozmolojisinin en eski, en derin anlamlara sahip izlerinden biri olan “Oz” damgası idi. Şimdi diyebilirsiniz ki; İkinci Dünya Savaşında Alman Nazilerin kullandığı Gamalı Haç/Svastika olarak bilinen o uğursuz sembolün ne işi var bir Kızılderili kostümü üzerinde. İşin aslı şu ki; bu sembol gerçekte biz Türklere ait Gök Tanrı inancının bir parçasıdır ve kökleri on binlerce yıla dayanmaktadır. Atalarımız tarafından “iyiliği”, “doğruluğu” ve “koruyucu gücü temsil etme” gibi zengin anlamlar yükleyerek kullandıkları bir semboldür.

***
Tüm bunların yanı sıra evrenin dönüşünü ve ruhun Tanrı’ya ulaşma arzusunu simgeler. Kelime kökeni olarak “ozlaşmak”, yani Tanrı’ya erişmek, ışık olmak anlamına gelir. Bugün Anadolu’da hala saz şairlerine ozan dememiz tesadüf değildir. Ozan, sözüyle ve sazıyla insan ruhunu sakinleştiren, olgunlaştıran ve adeta dünyevi olandan koparıp ilahi olana, yani “Oz” makamına yaklaştıran kişidir. Gördüğünüz gibi bu felsefi inanış, Türk halk edebiyatı ve müzik kültürünün temelini oluşturan “Ozan” sözcüğünün de kaynağıdır. Sevgili okurlar üzülerek söylüyorum kökeni binlerce yıl öncesine dayanan; kaya çizimlerinden Şaman davullarına, tarihi mimari eserlerden Anadolu’nun halı ve kilim motiflerine kadar uzanan bu sembol ne yazık ki 20. yüzyılda Nazi Almanya’sı tarafından barbarca sahiplenilerek bir insanlık suçuna dönüştürülmüş ve kirletilmiştir.
***
Peki, Asya’nın bu kadim damgası okyanusun ötesindeki bir Kızılderili kostümüne nasıl ulaştı? Kafanız karıştı değil mi? Elbette ki bu soru bizi antropoloji ve tarih dünyasının en heyecan verici tezlerinden birine götürüyor. Bilim insanları, Kızılderililerin atalarının binlerce yıl önce Bering Boğazı üzerinden Amerika kıtasına göç eden Asya kökenli halklar olduğunu genetik ve kültürel kanıtlarla ortaya koymuştur. Bu göç teorisini tarihte ilk kez 1589 yılında dile getiren kişi ise Jesuit misyonerlerinden Jose de Acosta olmuştur. Acosta; Asya’daki toplulukların açlık ve savaşların yol açtığı sebeplerden dolayı kuzeydoğuya doğru ilerleyerek Kristof Kolomb’dan binlerce yıl önce, Buzul Çağı’nın sonlarında Amerika kıtasına ulaştıklarını ileri sürmüştür.
***
Elbette o dönemde, coğrafi bir terim olan ‘Bering Boğazı’ ismi henüz literatürde yer almadığı için Acosta bu göç yolunu doğrudan adlandırmamış; sadece Asya ile Amerika’nın kuzeyde bir yerde birleştiğini ya da birbirine çok yakın olduğunu öngörmüştür. Bugün modern bilim, Acosta’nın bu tezini arkeolojik kazılar ve DNA testleriyle açıkça ispatlıyor. Sibirya’da bulunan insan kemiklerinin, Amerika’dakilerden binlerce yıl daha eski olduğu anlaşıldı. En önemlisi de Bering Boğazı’nın her iki yakasında bulunan insan kemikleri üzerinde yapılan genetik incelemeler, bu insanların aynı ırka ait olduğunu ve Amerika kıtasına 20 bin yıl önce geldiklerini kesin olarak ortaya koymuştur. İşte Antalya Oyuncak Müzesi’nde sergilenen bu Kızılderili kostümü, okyanusları ve binlerce yılı aşan bu büyük göçün, köklü bir kültürel hafızanın günümüze ulaşan yaşayan bir belgesidir.