İnsanın bu dünyadaki en eski ve en sadık refakatçisidir yas; gidenin ardında bıraktığı boşluğu, kalanların yüreğinde bir kor gibi büyütür. Ölümü bir an önce unutup hayata dönmeye zorlandığımız bu modern çağda geçmişe bakmak, bize unuttuğumuz o derin ve anlamlı yas kültürünü yeniden fark etme fırsatı sunuyor.

***

Eski Türklerin evren tasavvurunda ölüm, tinin (ruhun) bu dünyadan ayrılıp ebedi aleme intikal etmesiydi. Bu göç, geride kalanlar için toplumsal bir dayanışmaya ve giden alpın anısını yaşatan kutsal bir ritüele dönüşürdü. Çünkü eski Türklerde yuğ törenleri; uzak boyları, akrabaları ve tebaayı bir araya getirerek toplumsal bağı, yani 'il' birliğini yeniden güçlendirirdi. İşte biz bu büyük kenetlenmeye ve veda ayinine 'Yuğ' törenleri diyoruz.

***

Bozkırın ortasında bir alp, bir kağan ya da bir bilge göçtüğünde bu dünyadan, hayat dururdu. Bu törenler, bugünkü cenaze merasimlerinden çok daha öte, gidenin hakkını teslim eden ve boy birliğini pekiştiren köklü bir töre uygulamasıydı. Ölüm haberi dört bir yana salınır, boylar bir araya gelir, gidenin yası hep birlikte tutulurdu.

***

Bu ritüellerin en sarsıcı yanı, duyulan acının dışa vurumundaki samimiyetti. Yas tutanlar, yani "yuğcular", bağırıp çağırarak ağlar, feryat ederlerdi. Hatta derin acının bir nişanesi olarak bıçaklarla yüzlerini, kulaklarını keser; akan kanı gözyaşlarına karıştırırlardı. Çinlilerin tarihi yıllıklara hayretle not ettiği bu ritüel, aslında bozkır insanının bağlılığının ve samimiyetinin bir kanıtıydı: İçerideki fırtına neyse, dışarıdaki izi de o olmalıydı. Gözyaşı kanla yıkanmadan, gidenin hakkı verilmiş sayılmazdı.

***

Ölen kişinin ardından yakılan ağıtlar, yani "sagu"lar ise edebiyatımızın en eski ve en yanık çığlıklarıydı. Divânu Lugâti't-Türk’te günümüze ulaşan Alp Er Tunga sagusunu hatırlayalım: "Alp Er Tunga öldi mü? / Isız acun kaldı mu? / Ödlek öçin aldı mu? / Emdi yürek yırtılur..." Zamanın acımasızlığına, ölümün kaçınılmazlığına karşı yakılan bu ağıtlar, sadece bir veda değil, gidenin adını ölümsüzleştirme çabasıydı.

***

Yuğ törenlerinde "aş" verilmesi, atların kurban edilmesi ve ölen alpın mezarı (kurganı) başına dikilen "balbal"lar, Türklerin ölümden sonraki yaşama olan sarsılmaz inancını gösterirdi. Balballar, o alpın hayattayken yendiği düşmanları simgeler ve öte dünyada ona hizmet edeceklerine inanılırdı. Tekrarlayalım, “ölüm”, yok oluş değil, sadece mekân değiştirmekti.

***

Bugün şehir hayatının koşturmacasında ve dijital dünyanın yapay neşesinde acıyı gizlemeye, yası bir "zayıflık" gibi görmeye zorlanıyoruz. Eski Türkler ise acıyla yüzleşmenin, onu toplumca omuzlamanın ve kederi tüm gerçekliğiyle yaşamanın insanı iyileştiren gücünü yüzyıllar öncesinden keşfetmişlerdi.

***

Sevgili okurlarım, bu kadim töre bize hatırlatıyor: Gitmek ne kadar doğalsa, arkasından kanlı gözyaşları dökmek, adını sagularla yaşatmak da o kadar insanidir. Geçmişin bu bilge yasına kulak verdiğimizde, belki de modern zamanların en büyük eksiğini, yani birbirimizin acısına gerçekten ortak olabilmeyi yeniden hatırlayabiliriz.