Trajik bir ayrılığın ve doğaüstü bir kavuşmanın sembolü olarak dilden dile dolaşan bir anne ile bebeğinin gizemli hikâyesi ile bu hafta da sizlerleyim.

Çanakkale’nin Yenice ilçesinde, rüzgârın fısıltısının bile farklı duyulduğu o tepede, zamanın ve mantığın ötesinde bir hikâye saklıdır: Issız Cuma. Bu isim sadece terk edilmiş bir camiyi değil, ölümün bile ayıramadığı bir anne ile evladın sessiz haykırışını anlatır.

Hikâye, 1967 yılının o soğuk ve karanlık gününde, Seyvan Köyü’nde başlar. Genç bir anne olan Emine Salı, üç yaşındaki kızı Hatice’yi toprağın kara bağrına emanet eder. Anne kalbi bu; ayrılığı kabullenemez. Kızının saç örgüsünden kalan bir boncuğu, sıradan bir iple mezar tahtasına bağlar. Bir düğüm atar ki, o düğüm aslında kopan bir hayatın son tutamağıdır.

***

Yıllar geçer, mevsimler devrilir. Doğa her şeyi çürütür; demiri paslandırır, mermeri aşındırır. Ancak o mezar tahtasındaki basit ip, rüzgâra ve yağmura meydan okurcasına hiç eskimez, kopmaz. Bilimsel açıklamaların sustuğu yerde, o ip sanki bir annenin evladına olan bağlılığının fiziksel bir kanıtı gibi orada asılı kalır. Asıl mucize ise mezar taşlarının sessiz yürüyüşündedir.

Adsız Tasarım 2026 06 16T235626.203

Şöyle ki; yıllar sonra vefat eden anne, kızının yakınına defnedilir. Aralarında mesafe vardır; ancak köylülerin ve ziyaretçilerin şahitliğiyle, her geçen gün bu iki mezarın birbirine biraz daha yaklaştığı görülür. Toprak sanki bu büyük hasrete daha fazla dayanamamış, anne ile kızı yerin altında birbirine kavuşturmak için adeta vuslat köprüsü kurmuştur.

***

Toprağın üzerinde hareketsiz kütleler gibi görünen taşlar gönül gözüyle baktığımızda hasretin ağırlığına dayanamayıp birbirine meyl eden iki ruhun gölgesi olmuştur. Toprak, anne ve evladın arasına giren bir engel olmayıp bilakis onları kucaklayan bir aracıya dönüşmüştür.

Anne Emine’nin mezarının, aradaki mesafeyi hiçe sayarak kızının mezarına sokulması bence şu hakikati haykırıyor: “Gönülden bağlı olanlar için mekân bir illüzyondur.” Bugün oraya gidenler, o iki mezarın nasıl kenetlendiğini gördüğünde, ölümün bir son değil, sadece bir şekil değiştirme olduğunu derinden hisseder. Tıpkı benim hissettiğim gibi.

***

Çanakkale’nin o vakur dağları arasında, ismini yalnızlığından alan Issız Cuma, bize ölümün bile boyun eğdiği bir bağdan söz ediyor. Etrafında bir yerleşim yeri bulunmadığı için ıssız ismini alan mezarlık uzun yıllardır sadece cuma günleri, çevre köylerden gelenlerin Cuma namazları ve ortak pazarları için bir buluşma noktası olmuştur. Mezarlığın tam kalbinde, zamana ve doğaya mağrur bir edayla direnen Seyvan Issız Cuma Camii, yaklaşık 700 yıl önce, 1335 yılı civarında inşa edilmiştir.

Zamanın ağır yüküne meydan okuyan cami hakkında da halk arasında çeşitli efsaneler ortaya çıkmıştır. Örneğin bir rivayete göre, caminin içine hiçbir haşere, sinek veya böcek giremez. Minaresini kaybetmiş olsa da, caminin bugün kalan yıkıntıları ve ana gövdesi, Karasi Beyliği’nden Osmanlı’ya uzanan o kadim ruhu hala içinde saklar.

Ayrıca araştırmalar cami ilk yapıldığında orada bir mezarlık olmadığını gösterse de, zamanla caminin ruhaniyetine sığınan bir sessiz cemaat oluşmuştur. Caminin çevresini saran devasa mezarlık alanı, asırlık meşe ağaçlarının altında yatan binlerce hikâyeyi barındırır. Burada taşlar sadece isimleri değil, aklın ötesindeki mucizeleri de sırtlar.

***

Issız Cuma’nın rüzgarı, bize şunu öğretiyor: Eğer bir bağ gerçekten “can” dan kurulmuşsa, ne zamanın pası ne de toprağın ağırlığı o bağı koparmaya yetmez. Sevgi, ölümden daha güçlüdür ve toprak, ancak sevmeyi bilmeyenleri birbirinden ayırır. Yolunuz Yenice’ye düşerse, o ıssız tepede durun ve dinleyin. Toprağın altındaki o sessiz kavuşmanın hikâyesi, ruhunuza dokunacaktır.