Değerli okurlarım, Türklerde defin ritüellerini konu alan yazı dizimizde, geçtiğimiz hafta giriş yaptığımız “yakma” geleneğinin detaylarını eski Türk inançları çerçevesinde incelemeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. Söz verdiğimiz gibi, bugün yakma uygulamasının ardındaki bence en çarpıcı neden olan 'yeniden doğuşu engelleme' amacını ele alacağız.
***
Eski Türk inanışında bedenin ve kemiklerin tamamen yok edilmesi, alelade bir defin işleminden çok daha derin bir anlama sahipti. Dünyadaki izi bütünüyle silinen kişinin ruhunun geride kalanlara zarar vermek üzere geri dönmesi ya da kötü niyetli şamanlar tarafından büyü amaçlı kullanılması bu yolla engellenirdi. Bir şekilde bedenin ateşle tamamen yok edilmesi, ruhun bu dünyaya ait tüm bağlarını kopararak öte dünyaya kesin geçişini sağlardı.
***
Örneğin, düşman tarafından ele geçirilen mezarlardan ölülerin kemiklerinin çıkarıp yakılması, iskeletin içinde yaşamaya devam ettiği düşünülen güce son verme amacı taşırdı.. Bu konuda çok değerli bilim insanlarının araştırmalarına da kısaca değinmek isterim. Felicien Challaye’ye göre ölen kişinin ruhu, cesedine bağlı kaldığından dolayı, yaşayanları kıskanıp onlardan intikam almaması için özellikle düşmanların cesetlerine dikkat etmek gerekiyordu.
***
Yves Bonnefoy’ya göre de 17. Yüzyıla kadar, Müslüman ülkeler dahil olmak üzere çok sık görülen bir geleneğe göre düşmanlar, kemikleri yakılmak üzere mezarlarından çıkarılırdı. Burada ki amaç, düşmanlarının yeryüzü ile hala süren bu bağları, özellikle de orada muhafaza ettikleri güçleri, kemikler yakılarak yok edilmesiydi.
Yakma ritüelini uygulayan Türk topluluklarından birkaç örnek vermek gerekirse; Altay-Sayan dağlarında ve çevrelerinde, 1935 yılında Kuray ve Tuhaytı kasabaları civarında yapılan kazılardaki Göktürk mezarlarında, üzerinde yakma izleri bulunan iskeletler görülmüştür. Göktürkler bir gün seçip, ölüyü (bir rivayete göre at üzerinde) elbiseleri ve kullandığı bütün eşyası ile yakarlar daha sonra külünü gömerlermiş. Hunlarda ise cesedin yakılması sırasında, ölen kişinin atı ve kullandığı eşyalar ile birlikte yakılması geleneği hâkimdi.
***
Sibirya bölgesinde yer alan Çulım Nehrinin güney kolu olan Kiya Nehrinin batı yakasındaki on bir kurgandan oluşan mezarlıkta yapılan kazılarda, Hun dönemine ait yakılmış kemiklere rastlanmıştır. Yine, Kuzey Kafkasya bozkırları ve Azak civarında, Karpatlardan Yukarı Donets’e kadar Ukrayna’nın tüm orman-step şeridine yayılan Çernyachovsk kültürüne ait mezarlarda, yakılmış ve defnedilmiş mezarlara rastlanmıştır. 4. ve 6. yüzyıllara tarihlenen bu mezarlarda dikkati çeken ilk husus sık sık Orta Asya kavimlerini yansıtan tamgaların bulunmasıdır.
***
Ortaçağ ve klasik çağlarda, yakma geleneğinin Tunguzlar, Kitanlar ve Kırgızlar olmak üzere özellikle üç toplum tarafından uygulandığı bilinmektedir. Özellikle Kitanların, cesedi dağlarda bir ağaç üzerinde üç yıl beklettikten sonra kemiklerini toplayıp yaktığı araştırmacılar tarafından ifade edilmiştir. Yakutlar ise cesedi sergilemedikleri bazı durumlarda yakma işlemi gerçekleştirmişlerdir.
***
Bilhassa saygı duydukları soylu kişilerin ölümünde, kendisine öteki dünyada hizmet etmeleri için, en iyi uşakları da ölü ile birlikte yakmışlardır. Cesetleri yakılan bu ayrıcalıklı kişilerin dumanla birlikte göğe yükselip orada iyi bir konumda, mutlu bir ömür sürdükleri şeklinde bir inanışa rastlanmaktadır. Buryat, Çukçi ve Koryaklarda da aynı inanışlar mevcuttur. Türk topluluklarında zamanla ölüyü toprağa verme yöntemi baskın çıkmış ve ölüyü yakma geleneği terk edilmiştir.
***
Çok değerli tarih sevdalıları, gelecek hafta, yazı dizimizin son bölümünde bozkırın en gizemli ve sıra dışı diğer iki başlığıyla seriyi tamamlayacağız: Nehir yataklarına gizlenen bedenler yani "Suya Gömme" ve zamanı durduran o kadim sanat "Mumyalama"...
Haftaya kadim sessizliğin sesini biraz daha açmaya hazır olun. Tarihle ve sevgiyle kalın!