Değerli okurlarım, geçtiğimiz hafta bozkırın o amansız ayazında toprağı donduran iklim koşullarına karşı atalarımızın rüzgâra emanet ettikleri ruhlarının izini sürmüş, köşemizin sınırları elverdiğince “havaya gömme” ritüeline mercek tutmuş, sözümüzü ebediyet kapısının ardındaki diğer gizemlere bırakmıştık. Bu hafta, o büyüleyici yolculuğumuza kaldığımız yerden, tam da söz verdiğimiz gibi devam ediyoruz.
***
Hatırlarsanız geçen hafta, Türkler için kemiğin yaşamsal gücünden bahsederek sonlandırmıştık yazımızı. Şüphesiz bununla bağlantılı olarak geçmişten bu yana Türkler, kürek kemiğine her zaman sıra dışı bir saygı göstermiş, Şamanist dönemin o kadim inanışlarının izlerini net bir şekilde günümüze de yansıtmışlardır. Kaldı ki Türkler arasında en yaygın olan ve en güvenilen fal kürek kemiği falıdır. Bunun nedeni olarak ölümden sonraki dirilişte kürek kemiğinin önemine dair inanıştır.
***
Falcılar, kürek kemiğini ateşe tutar ve belli parçalara ayırır ve bu parçalarda yer alan şekillerden geleceğe yönelik derin anlamlar çıkarırlar. Büyük Türk hükümdarı Atilla da, 452 senesinde Romalılarla savaştan önce kürek kemiği ile fal baktırmış ve savaşın başlamasını da falın sonucuna göre belirlemiştir. Kürek kemiğine yüklenen bu hayati anlam ve ölümden sonra yeniden diriliş inancı, bizi bozkır kültürünün bir diğer dokunulmaz kutsalına, yani insan bedeninin hayati merkezi olan kafatasına götürür.
***
Nasıl ki kürek kemiği canlının özü ve geleceğe uzanan köprüsü sayıldıysa, kafatası da ruhun, aklın ve kut anlayışının bedendeki asıl meskeni kabul edilirdi. Bu yüzdendir ki kadim Türklerde kafatasının korunması, sadece bir bedeni muhafaza etmek değil; o insanın ruhunu, gücünü ve soyunun onurunu ebediyen koruma altına almak anlamına geliyordu. Hatta insanların kafatasları gibi, hayvanların kafatasları da özel bir güç içermektedir. Günümüzde evleri, bahçeleri vs. nazardan ve kötü güçlerden korumak amacı ile yapılan yaygın uygulamalardan biri olan at kafatası ya da koçboynuzu asma geleneğinin kaynağı da hep bu inancın yansımasıdır.
***
Geçen hafta sergileme ritüelinin ortaya çıkma nedenleri arasında cesedin tanrısal göğe yükselmesi inancından bahsetmiştik. Ölüyü, Gök’e (Tanrı) doğru kaldırmak ve onu Tanrı’nın rahmetine ve lütfuna yaklaştırma düşüncesi ile yapıldığı bir gerçektir. Özellikle iklimin son derece sert olduğu coğrafyalarda uygulanan bu yöntemle, cesedin donarak kuruması sonucu kendiliğinden mumya haline gelme durumu da söz konusudur.
***
Hatta bazı durumlarda tahta bir tabutla toprak yüzeyin üzerine yerleştirildiği de olmuştur. D. Kocnev 1895 yılında Yakutların bir boyuyla ilgili yaptığı araştırmalar esnasında tamamı bu şekilde gömülmüş insanların bulunduğu bir mezarlık keşfeder. Mezarlıktaki cesetlerin tamamen donarak kurumuş ve dokunulmamış olduğunu tespit etmiştir. Bölge halkının verdiği bilgiye göre bu mezarların 100-120 yıllık oldukları ortaya çıkmıştır. Ölüleri tabutlara koyup ağaçlara asma ya da dört direk üzerine bırakma âdeti, “arangas” adı ile Yakutlarda 18. yüzyıla kadar devam etmiştir. Sagaylar aynı yöntemi kamlar için uygulamışlardır. Son yıllara kadar önemli sayılan insanların cesetlerini de böyle defnetmişlerdir.
***
Yine Orta Asya'da, Hunların ve Göktürklerin egemenliği devirlerinde, daha iptidai basamaklarda bulunan boylardan bazıları ölülerini tabutlara koyup ağaçlara asmışlardır. İslamiyet’in kabulüne kadar bazı Kırgız kabilelerinde de bu âdetin olduğu tespit edilmiştir. Özellikle onurlandırmak istediklerini tahta iskelelerin üzerine yerleştirirler. Kırgızların önceleri kendilerine yabancı olan bu geleneği coğrafi yakınlık nedeniyle Tunguzlardan aldıkları görüşünü de not düşelim.
***
18. yüzyılın sonlarına kadar Beltirlerin kendi ölülerini ağaçlara astıklarını, tahtadan yapılmış kapağı olan bir tabutu iplerle ağaca bağladıklarını yazmıştır. Tabut bir kuru çam ağacının dalına bağlanmaktadır, çeşitli yiyecek ve eşyalarla birlikte ölü günlük kıyafetiyle içine yerleştirilmektedir. Böylece kemikte bulunan ruhun özgürlüğüne kavuşturulması, ağacın ebedi yaşam gücünden yararlanılması ve kanaatime göre ağaç yardımıyla gökyüzüne çıkışı sağlanmış olur.