Değerli okurlarım, Türklerin binlerce yıllık tarihsel serüveninde, ölümün soğuk yüzü alelade bir vedayla değil; toprağın sadık kucağından ateşin harlı nefesine, ağaç dallarından coşkun nehir yataklarına uzanan, her biri ayrı birer inanç felsefesiyle dokunmuş farklı ritüellerle karşılanmıştır.

Geçtiğimiz hafta atalarımızın ölümle kurduğu o köklü bağı ve bu bağın arkasındaki zengin inanç mirasından bahsetmiştik. Bu hafta da söz verdiğimiz gibi, kadim Türklerin insan cesedinin kaderine karar veren ritüellerinden olan, sergileme (ağaç dallarına asma) uygulamasının gizemli dünyasına bir yolculuk yapacağız.

Bugünün modern insanına ürkütücü gelebilecek bu yöntem, gerçekte kadim dönemlerde doğayla kurulan o muazzam bağın bir parçasıydı. Özellikle Yakutlar gibi bazı Türk boylarında ölen kişinin cesedi doğrudan toprağa verilmez, yüksek ağaç dallarına asılır ya da hazırlanan ahşap platformlar üzerine bırakılırdı.

***

Kanaatime göre, bu geleneğin ortaya çıkmasında iki ayrı sebep bulunmaktadır. Bu sebeplerin ilki ve en somut olanı, hiç kuşkusuz bozkırın çetin geçen iklim koşullarına karşı üretilen mecburi bir çözüm olmasıdır. Kışın amansız ayazıyla kaskatı kesilen toprağa defin yapmanın imkânsızlığı neticesinde atalarımız bu çaresizliği farklı bir ritüele dönüştürerek bedenleri gökyüzünün sonsuzluğuna emanet etmişlerdir. Bu yöntemde beden, ahşaptan özenle inşa edilmiş bir iskele üzerine bırakılarak ya da bir ağacın göğe uzanan yüksek dallarına asılarak gökyüzünün sonsuzluğuna emanet edilirdi.

***

Hatırlarsanız daha önceki yazılarımızda Türk mitolojisinde geçen “kutlu ağaç inancı” ndan bahsetmiştik. Bu inanca göre ağaç, yer ile göğü birbirine bağlayan “Yaşam Ağacı” nı simgelerdi. Sevdiklerinin bedenlerini ağacın dallarına emanet eden atalarımız, onların ruhlarını doğrudan göğe yani Gök Tanrı’ya yaklaştığına inanırdı. Bu gizemli tercihin arkasında yatan ikinci neden ise, dönemin hâkim inanç sistemlerinin ruhun arınmasına dair getirdiği o derin anlam dünyasından kaynaklanmasıdır. Şöyle ki, eski inanışlara göre kan gibi kemiklerin de “kutsal” sayıldığı varsayılıyordu.

***

Konuyu biraz açmak gerekirse; eski Türklerde kemik canlılığı sağlayan, ruhu harekete geçiren temel unsurlardan sayılırdı. Yani yeniden dirilmeyi sembolize ederdi. Öyle ki, iskeleti yok etmek hayatı yok etmekle eşdeğerdi. Çünkü bu inanca göre, iskelet ruhun bulunabileceği ikamet yerlerinden biri idi. Ölünün kemiklerinin zarar görmemesi için, ölü ya ağaç üzerine konarak çürüyene kadar bir tabut içerisinde teşhir edilir ya da eti kemiklerinden itina ile sıyrılırdı.

***

Böylece ölünün tekrar dirilebileceğine inanılırdı. Arkeologlar eski Orta Asya halklarının, öldükten sonra kişinin varlığını sürdürmesini sağlamak için “insan şeklinin sürekli olarak muhafaza edilmesi” çabasında olduklarını gözlemlemişlerdir. Çünkü kemik yapısı, canlının kendisidir. Aynı zamanda canlıyı geçmişe ve geleceğe bağlayan, insana atalarından miras kalan, kendinden sonraki kuşaklara bıraktığı her şeydir. Kemiğin yaşamsal gücü, kürek kemiğiyle yapılan ritüelleri de akla getirir, nasıl ki fal bakarken, yıldızlar, su, ayna, ateş hatta kahve fincanında kalan telveden yararlanılıyorsa, kürek kemiğinden de faydalanılır.

***

Sevgili okurlar, bu kadim ritüellerin derinliğini satırlara sığdırmak, konuyu alelacele geçiştirmek atalarımızın mirasına haksızlık olacaktır. Bize ayrılan köşemizin sınırlarını zorlamak yerine, bu büyüleyici yolculuğu sindirerek tamamlamak adına bir yazı dizisiyle karşınızda olmayı daha doğru buldum. Bu yüzden, ebediyet kapısının ardında kalan diğer gizemleri aralamak için önümüzdeki hafta konuya tam da kaldığımız yerden devam edeceğiz.