Çok kıymetli okurlarım, hatırlarsanız Türklerde ölü gömme uygulamalarını anlattığımız yazı dizimizde geçen hafta, 'kurgan geleneğine' giriş yapmıştık; bu hafta da aynı konuya kaldığımız yerden devam ediyor, kurganların iç yapısından, tarihimize ışık tutan en ünlü örneklere odaklanıyoruz.

***

Her yazımızda tekrarladığımız gibi Türkler için ölüm, karanlık bir son ya da mutlak bir yok oluş değil; at süratinde geçilecek bir eşik, başka bir âlemde yeniden başlayacak ebedi bir hayatın ilk adımıydı. İşte bu yüzden onlar, liderlerini ve savaşçılarını sadece toprağa gömmediler; onları en sadık dostları olan atlarıyla, kuşanmaktan onur duydukları keskin kılıçlarıyla ve öte dünyada ihtiyaç duyacakları eşyalarıyla, giysileriyle birlikte kutsal tepelerin kalbine mühürlediler.

***

Bugün kurgan adını verdiğimiz bu heybetli anıt mezarlar, sadece birer defin alanı değil; zamana meydan okuyan bir inancın, sarsılmaz bir sadakatin ve bozkır insanının gökyüzüyle kurduğu o mistik bağın topraktaki en somut yansımasıdır.

***

Hiç şüphesiz kadim zamanlarda Türkler, mukaddes saydıkları ölülerini sıradan çukurlara bırakmadılar; adeta onları göğe yakın kılmak ister gibi üzerlerine tonlarca toprak ve taş yığarak devasa anıtlar inşa ettiler. Gök Tanrı inancının bir tezahürü olan bu yapılar, ölen kişinin dünyadaki gücünü ve saygınlığını ölümünden sonra da dosta düşmana ilan etme biçimiydi.

***

Dağları kutsal sayan bir kültürün evlatları, sevdikleri hakanları için düz ovada adeta yapay tepeler yaratarak onları gökyüzünün koruyucu kollarına emanet ediyordu. Bence kurganların asıl büyüleyici dünyası, metrelerce derinlikteki ahşap mezar odalarında saklıdır. Çünkü Türk inancına göre insan, öte dünyada kaldığı yerden yaşamaya, at koşturmaya ve savaşmaya devam edecektir.

***

Bu sebeple kurganlar, adeta birer yaşam alanı gibi tasarlanmıştı. Meşhur Esik Kurganı’ndan çıkan binlerce altın parçasıyla bezeli "Altın Elbiseli Adam", bu inancın ihtişamlı bir kanıtıdır. Savaşçının kılıcı, oku, sadağı yanı başına koyulur; en sadık yoldaşı, can dostu olan atı da kurgana onunla birlikte gömülürdü. At, sahibini öte dünyada da taşıyacak, onu yeni hayatına ulaştıracak yegâne rehberdi.

***

Zamana direnen, ataların sonsuz nöbetini tutmaya devam eden bu yapılardan, Türkistan'da Nain ula-Katanda, Pazırık, Şibe, Tuyahta, Berel ve Kızart gibi bölgelerde bulunanları en önemli örnekler arasında yer alırlar. M.Ö.4.-2. yüzyılları arasına tarihlenen bu kurganlar, Moğolistan'ın Altay Dağları çevresinde 20. yüzyılda yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Toprak üstünde gözle görülebilen yığma bir tepe ve toprak altındaki mezar odası olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Bazı kurganların içerisinde ahşap sandukanın bulunduğu ve ölünün mumyalanarak gömüldüğü de tespit edilmiştir.

***

Genelde bu mezarlar kağanlar, hanedan mensupları, devlet yönetiminin önemli kademelerinde hizmet etmiş devlet görevlileri için yapılmıştır. Türkler, Hunlardan itibaren uyguladıkları bu mezar şekillerini, Anadolu'da da kullanmaya devam etmişlerdir. Göktürk (552-745) mezar geleneği, Hun mezarlarının devamı olmakla beraber, bir takım yeni yorumlara da açıktır. Göktürklerden sonra Şamanizm'i terk ederek, Budizm'i devlet dini olarak benimseyen Uygurlar ise (745- 840) Hoço ve çevresindeki kalıntılardan anlaşıldığına göre, Budizm’den gelen mimari geleneklerin devamı niteliğindeki ''Stupa '' adı verilen kubbe ile örtülü mezar anıtları yapmışlardır. İslamiyet’in kabulüyle birlikte kurgan geleneğinin ardındaki felsefe varlığını sürdürmüş; ancak zamanla bu mimari anlayış yerini şekil değiştirerek türbe ve kümbet kavramlarına bırakmıştır.

***

Sevgili okurlarım, ne yazık ki sayfalara sığmayacak kadar derin bir konuyu, yerimizin darlığı nedeniyle burada noktalamak zorundayız. O halde önümüzdeki hafta; kurganların etrafında yükselen, bozkırın sessizliğini yırtan, acıyı, sadakati ve sarsılmaz inancı bir araya getiren, o feryatları ve tüm boyu tek bir yürek yapan ‘Yuğ törenleri’ni bize ayrılan köşemizde anlatmaya kaldığımız yerden devam edeceğiz.