Bir savaşın gerçek hedefini anlamak istiyorsanız bazen füzelerin düştüğü yere değil, gemilerin geçemediği yere bakmanız gerekir.

Bugün Ortadoğu'daki büyük hesaplaşmanın haritasını önümüze koyduğumuzda iki dar su geçidi bütün bölgenin kaderini belirliyor: Hürmüz ve Babülmendep.

Bir tarafta İran’ın karşısında ABD ve İsrail’in bulunduğu savaşın enerji cephesi Hürmüz’de şekilleniyor. Diğer tarafta Yemen merkezli Ensarullah Hareketi, Kızıldeniz'in güney kapısındaki etkisini genişletiyor. Babülmendep artık Yemen savaşının coğrafi ayrıntısı değil; enerji, ticaret, sigorta, navlun, petrol fiyatları ve küresel tedarik zincirlerinin kesiştiği stratejik bir basınç noktasına dönüşmüş durumda.

Rakamlar meselenin büyüklüğünü gösteriyor.

ABD Enerji Enformasyon İdaresi'nin (EIA) verilerine göre Babülmendep'ten geçen petrol ve petrol ürünlerinin miktarı 2023'te günlük 9,3 milyon varile ulaşmıştı. Ensarullah'ın Kızıldeniz'deki gemilere yönelik operasyonlarının ardından bu miktar 2024'te 4,1 milyon varile kadar geriledi. 2026'nın ikinci çeyreğinde ise yeniden günlük 8,1 milyon varile yükseldi. Yani birkaç kilometre genişliğindeki bir deniz geçidindeki askerî hareketlilik, milyonlarca varillik enerji akışının güzergâhını değiştirebiliyor.

Daha çarpıcısı var.

Kızıldeniz-Süveyş hattı normal şartlarda dünya deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 12-15'ini, küresel konteyner trafiğinin ise yaklaşık yüzde 30'unu taşıyan bir koridor. Gemiler Babülmendep'ten geçemediğinde alternatif rota Afrika'nın güneyindeki Ümit Burnu. Bunun anlamı yalnızca haritada birkaç santimetrelik sapma değil. EIA'ya göre bazı enerji taşımalarında güzergâh yaklaşık 15 gün uzayabiliyor. Fazladan yakıt, fazladan personel gideri, daha yüksek sigorta primi, daha az kullanılabilir gemi kapasitesi ve sonunda daha pahalı mal demek.

Nitekim bunun küçük bir provasını gördük. Kızıldeniz krizinin ilk döneminde Çin-Akdeniz hattında standart 40 feet'lik bir konteynerin taşıma maliyeti yaklaşık 1.000 dolardan 4.000 doların üzerine çıktı.

İşte Babülmendep'in gerçek silahı burada.

Boğazı kapatmak için her gemiyi batırmanız gerekmez. Gemilerin kaptanlarına, armatörlerine ve sigorta şirketlerine “buradan geçmek artık ekonomik olarak mantıklı değil” dedirtmeniz yeterlidir.

Savaş o andan itibaren füze rampalarından çıkar, navlun faturalarına girer.

TRUMP NEDEN VURMUYOR?

Tam bu noktada Washington'ın tavrı son derece dikkat çekici.

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın ABD Başkanı Donald Trump'tan Ensarullah'a yönelik saldırı talep ettiği, fakat Trump'ın doğrudan Amerikan müdahalesine yanaşmadığı bildirildi. Trump birkaç gün sonra Ensarullah için, kendileriyle savaşmak istemediklerini ve gemilerin geçişine izin verdiklerini söyleyen bir yaklaşım sergiledi.

Peki neden?

Çünkü Washington açısından mesele Ensarullah'ı vurabilecek askerî kapasiteye sahip olup olmamak değil. ABD elbette Yemen'i vurabilir. Asıl soru, vurulduğunda ne olacağıdır.

Babülmendep ile Hürmüz aynı anda ciddi biçimde aksarsa dünya enerji sisteminin iki kritik vanası aynı kriz dosyasının içine girer.

Üstelik İran savaşı nedeniyle Hürmüz zaten baskı altında. EIA verilerine göre Hürmüz'den 2025'in ilk yarısında günlük yaklaşık 20,9 milyon varil petrol ve petrol ürünü geçti. Aynı dönemde küresel LNG ticaretinin yüzde 20'sinden fazlası da Hürmüz'den taşındı.

Dolayısıyla Washington'ın karşısındaki denklem basit değildir:

Hürmüz + Babülmendep + Kızıldeniz + Süveyş.

Bu dört isim aynı cümlede kriz başlığına dönüşürse mesele artık Ortadoğu savaşı olmaktan çıkar, dünya ekonomisinin enerji dolaşım sisteminin krizine dönüşür.

Bugün Brent petrolün 100 doların üzerinde seyretmesi de piyasanın bu riski fiyatladığını gösteriyor. 18 Eylül itibarıyla Brent yaklaşık 103,77 dolar, Batı Teksas petrolü ise 100,88 dolar seviyesinde.

Washington'ın frene basmasının nedenlerinden biri burada aranmalıdır.

F-35'LER NEDEN ŞİMDİ?

İşin ilginç tarafı ise Trump yönetimi Ensarullah'a karşı doğrudan savaşa girmeye yanaşmazken Suudi Arabistan'a 48 adet F-35 satışını yaklaşık 24,3 milyar dolarlık paketle Kongre sürecine taşıdı.

İlk bakışta çelişki gibi görünüyor.

Aslında Amerikan güvenlik mimarisinin tanıdık yöntemiyle karşı karşıyayız:

Savaşı doğrudan üstlenmek yerine güvenlik ihtiyacını silah satışına dönüştürmek.

Washington, Riyad'ın güvenlik endişesini ortadan kaldırmıyor; o endişenin yönetilmesinde vazgeçilmez aktör olmaya çalışıyor.

Üstelik Suudi Arabistan'ın sıkıştığı alan yalnızca hava savunması değil. Hürmüz'deki risk nedeniyle önemi daha da artan, ülkenin doğusundaki petrol sahalarını Kızıldeniz'e bağlayan yaklaşık 1.200 kilometrelik Doğu-Batı petrol boru hattı da saldırıların hedefi oldu. Hattın uzun süre devre dışı kalmasının küresel petrol arzının yüzde 4'üne kadar olan bölümünü etkileyebileceği hesaplanıyor.

Yani Suudi Arabistan'ın yıllardır Hürmüz'ü bypass etmek için geliştirdiği stratejik çıkış kapısının karşısında şimdi başka bir boğaz yükseliyor:

Babülmendep.

Bir kapıdan kaçarken diğer kapının anahtarı Yemen'deki güçlerin eline geçiyor.

MEKKE'YE İHA MI, MEKKE ÜZERİNDEN YENİ CEPHE Mİ?

Ve tam burada son derece tehlikeli bir gelişme yaşandı.

Suudi Arabistan, 15 Eylül'de Mekke'nin yasaklı hava sahasına girmeden önce bir Ensarullah İHA'sının vurulduğunu açıkladı. Pakistan olayı çok sert ifadelerle kınadı ve kutsal mekânların güvenliğinde Suudi Arabistan'ın yanında olduğunu ilan etti.

Fakat burada gazeteciliğin ve stratejik analizin gerektirdiği önemli bir şerh düşülmeli.

Ensarullah Mekke'yi hedef aldığını reddediyor.

Askerî sözcüsü Yahya Seri, operasyonlarının petrol tesisleri ve askerî üsleri hedef aldığını, kutsal mekânların hedef olmadığını açıkladı. AP ve Reuters da Suudi Arabistan'ın suçlamasının yanında bu reddiyeyi açık biçimde kayda geçiriyor.

Öyleyse soruyu başka türlü soralım:

Bir İHA'nın rotası üzerinden bütün İslam dünyasının reflekslerini harekete geçirecek yeni bir savaş psikolojisi mi oluşturuluyor?

Bu soru önemlidir.

Çünkü 7 Ağustos'ta Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılması prensibini içeriyor. 31 Ağustos'taki toplantıyla antlaşmanın kurumsal mekanizmaları da oluşturulmaya başlandı.

Dolayısıyla Mekke'ye yönelik olduğu ileri sürülen bir saldırının anlamı yalnızca Suudi Arabistan-Ensarullah çatışması değildir.

Yanlış yönetilirse Türkiye ve Pakistan'ı da bölgesel savaşın içine çekebilecek bir güvenlik mekanizmasını harekete geçirme potansiyeline sahiptir.

İşte bu nedenle Pakistan'ın tepkisi anlaşılır olmakla birlikte son derece dikkatli yönetilmelidir.

Kutsal mekânların dokunulmazlığı tartışılmaz.

Fakat kutsalı savunmak başka şeydir, kutsal üzerinden oluşturulan savaş psikolojisinin parçası olmak başka.

İslamabad'ın önce cevaplaması gereken soru şudur:

İHA'nın gerçekten Mekke'yi hedeflediğini bağımsız ve tartışmasız biçimde ortaya koyan delil nedir?

Çünkü kutsallar üzerinden alınacak askerî kararların telafisi olmaz.

PEKİ KUDÜS KUTSAL DEĞİL Mİ?

Meselenin en büyük çelişkisi ise burada ortaya çıkıyor.

Eğer bölge ülkelerinin kırmızı çizgisi gerçekten kutsal mekânlarsa şu soruyu sormak gerekir:

Mekke için ayağa kalkan İslam dünyasının siyasi ve askerî refleksi, Kudüs ve Mescid-i Aksa söz konusu olduğunda neden aynı hızla çalışmıyor?

Bu soru Ensarullah'ı aklamak için sorulmuyor.

Tam tersine ölçünün tutarlı olması gerektiği için soruluyor.

Kutsal mekânların güvenliği siyasi konjonktüre göre değişemez. Mekke kutsalsa Kudüs de kutsaldır. Medine'nin güvenliği Müslümanların ortak meselesiyse Mescid-i Aksa'nın güvenliği de ortak meseledir.

Daha önemlisi, kutsal değerler devletleri savaşa sokabilecek kadar önemliyse, o değerlerin hangi olayda hatırlanıp hangi olayda unutulduğunu sorgulamak gerekir.

Aksi halde kutsal kavramı inancın değil jeopolitiğin aracına dönüşür.

TÜRKİYE İÇİN EN ZOR DENGE

Türkiye'nin önünde de hassas bir denklem bulunuyor.

Ankara temmuz ayında Ensarullah'ın Suudi Arabistan'a yönelik deniz ablukası tehdidini açık biçimde kınadı; Kızıldeniz ve Babülmendep'te deniz güvenliğini ve seyrüsefer serbestisini tehdit eden eylemlerin durdurulmasını istedi.

Bu yaklaşım Türkiye'nin ticari çıkarları açısından anlaşılır.

Çünkü Babülmendep yalnızca Suudi Arabistan'ın meselesi değildir. Süveyş üzerinden Akdeniz'e çıkan her konteyner, Türk limanlarını ve Türk dış ticaretini ilgilendirir. Afrika'nın çevresinden dolaşan her geminin artan navlun ve sigorta maliyeti sonunda Türkiye'deki üreticinin, ihracatçının ve tüketicinin faturasına da yansır.

Ancak Ankara'nın aynı zamanda başka bir tehlikeye karşı dikkatli olması gerekiyor:

Mekke Antlaşması'nın Türkiye'yi İran-Ensarullah eksenine karşı kurulmuş otomatik bir savaş mekanizmasına dönüştürmesine izin verilmemeli.

Zaten anlaşmanın resmî açıklamalarında savunma niteliği özellikle vurgulanıyor ve yardımın nasıl uygulanacağı konusunda siyasi ve askerî istişare mekanizmaları bulunuyor.

Türkiye'nin çıkarı Babülmendep'te yeni bir savaş açılması değil, geçiş güvenliğinin sağlanmasıdır.

Çünkü mesele birkaç Yemen füzesinden çok daha büyüktür.

Bugün Babülmendep'e bakarken aslında dünya ekonomisinin sinir sistemine bakıyoruz.

Bir tarafta Hürmüz.

Diğer tarafta Babülmendep.

Aralarında dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerinden bazıları.

Kuzeyde Süveyş.

Güneyde Hint Okyanusu.

Ve bütün bu coğrafyanın üzerinde ABD-İsrail-İran savaşı, Suudi Arabistan'ın güvenlik arayışı, Pakistan'ın savunma taahhütleri, Türkiye'nin denge politikası ve Ensarullah'ın giderek büyüyen askerî-jeopolitik ağırlığı.

Haritayı böyle okuyunca Trump'ın neden doğrudan Babülmendep savaşına girmek istemediği de Washington'un aynı anda neden Riyad'a milyarlarca dolarlık F-35 paketi hazırladığı da daha anlaşılır hale geliyor.

Çünkü bu savaşın en tehlikeli tarafı bir tarafın kazanması değil.

İki boğazın aynı anda kaybedilmesidir.

Hürmüz'ün ve Babülmendep'in eş zamanlı olarak küresel ticaret için yüksek riskli bölgelere dönüşmesi, petrol tankerlerinin rotasını değiştirmekten çok daha fazlasını yapar. Enerji maliyetini yükseltir, navlunu artırır, sigorta primlerini büyütür, enflasyonu besler ve sonunda Şanghay'daki fabrikadan İstanbul'daki market rafına kadar uzanan fiyat zincirini etkiler.

Bu nedenle bölgenin ihtiyacı yeni cepheler değil, yeni bir güvenlik mimarisidir.

Ve özellikle Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın önündeki tarihî sorumluluk burada başlıyor.

Mekke Antlaşması bölge ülkelerini başka güçlerin savaşlarının askerine dönüştüren bir mekanizma mı olacak, yoksa bölge ülkelerinin kendi güvenliğini kendilerinin inşa ettiği bağımsız bir güvenlik mimarisinin başlangıcı mı?

Asıl sınav budur.

Ve son soru belki hepsinden önemlidir:

Kutsallarımız gerçekten kırmızı çizgimizse, neden bazı kutsallarımıza uzanan eller karşısında ordular konuşuyor da bazıları karşısında yalnızca bildiriler konuşuyor?

Babülmendep'teki mücadele bugün yalnızca gemilerin hangi bayrakla geçeceğini belirlemiyor.

Kimin savaşa gireceğini, kimin silah satacağını, kimin petrolünü hangi yoldan taşıyacağını ve belki de bundan sonra Ortadoğu'nun güvenlik düzenini kimin kuracağını belirliyor.

Bazen dünyanın kaderini büyük okyanuslar değil, haritada neredeyse görünmeyecek kadar dar boğazlar değiştirir.

Bugün o boğazın adı Babülmendep'tir.