Ortadoğu’da uzun yıllar değişmeyen bir görüntü vardı. Bir kriz çıktığında gözler Washington’a çevrilirdi. Amerikan uçak gemileri hareket eder, Pentagon’dan açıklamalar gelir, Beyaz Saray tehdit ile diplomasi arasındaki tonu belirler, bölge ülkeleri de pozisyonlarını buna göre ayarlardı. Bugün aynı coğrafyada farklı bir tablo şekilleniyor. Amerika Birleşik Devletleri hâlâ bölgenin en büyük askerî güçlerinden biri; üsleri, donanması ve müttefiklik ağıyla sahadaki ağırlığını koruyor. Fakat artık Ortadoğu’daki her yol Washington’a çıkmıyor. Bazı yollar giderek Pekin’e uzanıyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin bugün Pekin’de gerçekleştirdiği görüşme bu değişimi görmek açısından son derece önemli. Üstelik görüşmeden çıkan mesajlar, sıradan bir ikili diplomatik temasın çok ötesine geçti.

Wang Yi, İran ve ABD’ye yeniden müzakere masasına dönmeleri çağrısında bulundu. Tarafların İslamabad Mutabakat Zaptı temelinde müzakere mekanizmasını yeniden kurmasını istedi. Hürmüz Boğazı’nın mümkün olan en kısa zamanda açılması gerektiğini vurguladı. İran ile Körfez ülkeleri arasındaki diyaloğu desteklediğini açıkladı. Daha da önemlisi, yaşananların Ortadoğu’daki mevcut güvenlik mimarisinin eksik olduğunu gösterdiğini ve bu yapının reforme edilmesi gerektiğini söyledi. Arakçi ise İran’ın çatışmanın sürmesini istemediğini, diplomatik çözüme dönmek istediğini ve Umman ile Hürmüz Boğazı’nın açılmasına ilişkin bir plan üzerinde antlaşmaya vardıklarını açıkladı.

Bütün bunlar bize artık çok daha büyük bir soru sorduruyor:

Savaş meydanındaki askerî üstünlük mü, yoksa savaşanları aynı masaya oturtabilecek diplomatik ve ekonomik kapasite mi geleceğin dünyasında daha belirleyici olacak?

İşte Çin’in yükselişini anlamak için belki de bakılması gereken yer tam burasıdır.

GÜCÜN TANIMI DEĞİŞİYOR

ABD’nin Ortadoğu’daki tarihsel ağırlığı büyük ölçüde askerî kapasitesi, güvenlik antlaşmaları, üsleri, yaptırımları ve dolar merkezli finansal sistem üzerinden şekillendi. Çin ise farklı bir dış politika enstrüman seti geliştirdi. Pekin’in yaklaşımında ticaret, altyapı, enerji, ulaştırma, üretim ve uzun vadeli yatırım ortaklıkları öne çıkıyor.

Buradaki temel farklılığı doğru okumak gerekiyor.

Çin’in kurduğu ilişkileri yalnızca “kaynağa ulaşmak” veya “yeni pazarlar elde etmek” üzerinden açıklamak, son yıllarda ortaya çıkan modeli anlamaya yetmez. Elbette Çin de her devlet gibi kendi millî çıkarlarını gözetiyor. Ancak asıl mesele çıkarın varlığı değil, o çıkarın nasıl üretildiğidir.

Bir tarafın kazancının diğer tarafın kaybına dönüştüğü sıfır toplamlı bir model mi?

Yoksa tarafların kendi ihtiyaçları doğrultusunda birlikte değer üretebildikleri, ticareti büyüttükleri ve uzun vadeli gelir mekanizmaları oluşturdukları bir model mi?

Çin’in çok kutupluluk anlayışının üzerinde yükseldiği temel tartışmalardan biri budur.

Pekin’in “kazan-kazan” olarak tanımladığı yaklaşım, ekonomik ilişkiyi bir defalık alışveriş olmaktan çıkararak kalıcı ekonomik dolaşıma dönüştürme iddiası taşıyor. Bir liman yalnızca gemilerin yanaştığı beton bir yapı değildir. Limana ulaşacak demiryolu gerekir. Demiryolu lojistik merkezleri doğurur. Lojistik merkezleri sanayi bölgelerini besler. Sanayi üretimi ihracatı artırır. İhracat yeni ulaşım koridorlarına ihtiyaç yaratır. Böylece tek bir yatırım, onlarca yıl gelir ve üretim sağlayabilecek ekonomik bir ekosisteme dönüşebilir.

Kuşak ve Yol Girişimi’ni yalnızca Çin mallarının dünyaya taşındığı bir güzergâh olarak görmek bu nedenle eksiktir. Pekin’in ortaya koyduğu model, güzergâh üzerindeki ülkeleri de üretim, lojistik, enerji ve ticaret ağının parçası haline getirmeyi hedefliyor.

Bu noktada çok önemli bir kavram ortaya çıkıyor:

Bağımlılık değil, karşılıklı fayda.

Çünkü bağımlılık bir tarafı güçlendirirken diğerini zayıflatabilir. Karşılıklı fayda ise ilişkinin devamını iki taraf için de değerli hale getirir.

ÇİN’İN İLK BÜYÜK PROVASI

Aslında bugün Pekin’de gördüğümüz fotoğrafın önemli bir provası 10 Mart 2023’te yapılmıştı.

Yıllardır bölgesel rekabet yaşayan İran ile Suudi Arabistan diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması konusunda antlaşmaya vardı. Ancak antlaşmanın açıklandığı şehir Washington, Londra, Paris veya Cenevre değildi.

Pekin’di.

Çin’in ev sahipliğindeki süreç sonunda Riyad ve Tahran diplomatik ilişkilerini yeniden kurma, büyükelçiliklerini açma, egemenliğe saygı gösterme ve içişlerine karışmama ilkelerini teyit etme konusunda uzlaştı.

Bu gelişmenin önemi yalnızca iki rakip ülkenin el sıkışması değildi.

Çin, Ortadoğu’ya askerî bir güvenlik şemsiyesi dayatmadan diplomatik sonuç üretilebileceğini göstermeye çalışıyordu.

Bir tarafı diğerine karşı silahlandırmak yerine, iki tarafın da kazanç sağlayabileceği ortak bir alan oluşturulabilir miydi?

Bugün aynı soru çok daha büyük ölçekte yeniden soruluyor.

Wang Yi’nin açıklamalarına dikkat edin. Çin yalnızca “çatışmayı durdurun” demiyor. İran ile ABD’ye müzakere mekanizmasını yeniden kurun diyor; İran ile Körfez ülkelerinin konuşmasını istiyor, Hürmüz’ün açılmasını savunuyor; Yemen ve Kızıldeniz’e doğru yeni bir gerilim yayılmasını istemiyor ve bütün bunların üzerinde Ortadoğu’nun güvenlik mimarisinin yeniden düşünülmesi gerektiğini söylüyor.

Bu, günlük diplomasinin ötesinde bir yaklaşım.

Pekin aslında şu soruyu ortaya koyuyor:

Ortadoğu güvenliği neden sürekli bölge dışından gelen askerî müdahaleler üzerinden şekillensin? Bölge ülkelerinin ortak çıkarlarını ve ortak güvenliğini esas alan başka bir mimari kurulamaz mı?

HÜRMÜZ: ÇİN’İN BARIŞ İHTİYACINI ANLAMAK

Hürmüz Boğazı tam da bu yaklaşımın laboratuvarı niteliğinde.

Dünya enerji ticaretinin en kritik geçiş noktalarından birindeki kriz yalnızca İran’ın, Körfez ülkelerinin veya ABD’nin sorunu değildir. Asya’nın enerji güvenliğinden Avrupa’nın üretim maliyetlerine kadar bütün dünya ekonomisini etkileyebilecek bir meseledir.

Bu nedenle Wang Yi’nin bugün Hürmüz’ün mümkün olan en kısa zamanda yeniden açılması çağrısı yapması önemlidir. Çin bunu uluslararası enerji taşımacılığının ve küresel üretim-tedarik zincirlerinin istikrarıyla doğrudan ilişkilendiriyor.

Çünkü Çin’in ekonomik modeli istikrara ihtiyaç duyuyor.

Ticaret koridorları savaş ortamında işlemez.

Demiryolları, limanlar, enerji hatları ve sanayi yatırımları sürekli çatışmanın yaşandığı coğrafyalarda kalıcı gelir üretemez.

Bu nedenle Çin açısından barış yalnızca ahlaki veya diplomatik bir söylem değil; aynı zamanda geliştirdiği ekonomik modelin sürdürülebilirliğinin temel şartıdır.

Tam da burada Batı’nın yüzyıllardır alıştığımız güç anlayışı ile Çin’in ortaya koymaya çalıştığı model arasındaki ayrım belirginleşiyor.

Çin enerji güvenliğini güçlendirirken İran ekonomik kapasitesini artırabilir. Çin ticaret koridorlarını geliştirirken Orta Asya ülkeleri lojistik merkezlere dönüşebilir. Çin Avrupa’ya ulaşırken Türkiye Orta Koridor üzerinden üretim ve ticaret zincirindeki ağırlığını artırabilir.

Kalıcı iş birliğinin sırrı da burada yatıyor: Kazancı paylaşılabilir hale getirmek.

ÇOK KUTUPLULUK SADECE ABD’NİN KARŞISINA ÇİN’İ KOYMAK DEĞİLDİR

Çok kutuplu dünya düzeni çoğu zaman yanlış anlaşılıyor.

Çok kutupluluk, Washington’ın yerine Pekin’in geçmesi değildir.

Bir hegemonun yerine başka bir hegemon koyduğunuzda sistem değişmez; yalnızca sistemin patronu değişir.

Gerçek çok kutupluluk, ülkelerin kendi egemenliklerini koruyabildiği, farklı güç merkezleriyle aynı anda ilişki geliştirebildiği ve ekonomik ilişkilerin mümkün olduğunca karşılıklı fayda ürettiği bir uluslararası sistem arayışıdır.

Çin’in önündeki tarihsel sınav da tam olarak budur.

Ekonomik büyüklüğünü yeni bir hegemonya üretmek için mi kullanacak, yoksa ortak kalkınma üzerinden farklı bir uluslararası ilişki modeli geliştirebilecek mi?

Bugünkü Pekin görüşmesinin önemi biraz da burada yatıyor.

Çünkü Çin, İran’a “Ben senin adına savaşırım” demiyor.

“Diplomasiye dönün” diyor.

ABD’ye “bölgeden tamamen çekil” demiyor.

“Müzakere masasına dön” diyor.

Körfez ülkelerine “tarafınızı seçin” demiyor.

“Birbirinizle konuşun” diyor.

Ve bölgeye, güvenliğin ancak bölge ülkelerinin de içinde bulunduğu yeni bir mimariyle kalıcı hale gelebileceğini söylüyor. Çin’in haziran ayında da İran-ABD sürecine ilişkin açıklamalarında Ortadoğu ülkelerinin stratejik özerkliğini güçlendirmesi ve bölgenin büyük güç rekabetinin sahası olmaması gerektiğini vurgulamış olması, bunun bugüne özgü bir söylem olmadığını gösteriyor.

TÜRKİYE BU DENKLEMİN NERESİNDE?

İşte bu dönüşüm Türkiye açısından son derece önemlidir.

Türkiye yalnızca Doğu ile Batı arasında bulunan bir ülke değildir. Avrupa, Kafkasya, Orta Asya, Ortadoğu, Karadeniz ve Akdeniz sistemlerinin kesiştiği jeoekonomik bir merkezdir.

Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile Türkiye’nin Orta Koridor vizyonunun kesiştiği alanlar bu nedenle stratejik değer taşıyor.

Türkiye açısından doğru soru “Batı mı, Çin mi?” değildir.

Bu, tek kutuplu dünyanın sorusudur.

Çok kutuplu dünyanın sorusu şudur:

Türkiye kendi millî çıkarlarını koruyarak farklı güç merkezleriyle karşılıklı faydaya dayalı ilişkilerini nasıl geliştirebilir?

Çünkü çok kutupluluk taraf değiştirmek değildir.

Çok kutupluluk, taraf olmaya zorlanmadan kendi ağırlık merkezinizi oluşturabilmektir.

Bugün Pekin’de çekilen fotoğrafa bu nedenle yalnızca İran ve Çin ilişkileri açısından bakmamak gerekiyor.

Fotoğrafın arkasında Hürmüz var.

Enerji koridorları var.

Kuşak ve Yol var.

BRICS var.

Orta Koridor var.

Ve bütün bunların üzerinde yükselen çok daha büyük bir soru var:

Yeni dünya düzeninde güç nasıl tanımlanacak?

Yirminci yüzyılda büyük güç olmanın en görünür göstergelerinden biri dünyanın uzak bir bölgesine kaç uçak gemisi gönderebildiğinizdi.

Yirmi birinci yüzyılda buna başka bir ölçüt ekleniyor:

Kaç ülkeyi kendinize bağımlı hale getirdiğiniz değil, kaç ülkeyle birlikte kalıcı değer üretebildiğiniz.

Belki de önümüzdeki dönemin asıl jeopolitik rekabeti, kimin daha fazla füzesinin olduğundan çok daha farklı bir soruda düğümlenecek:

Füzeler sustuğunda masayı kim kuracak ve o masadan kaç ülke kazanarak kalkacak?

Bugün Washington savaşın gücünü temsil ederken Pekin masanın gücünü göstermeye çalışıyor.

Çok kutuplu dünyanın mimarisi de belki tam olarak burada kuruluyor.