Sevgili okurlarım; bu hafta sizleri tarih kitaplarının satır aralarından sıyrılıp günlük alışkanlıklarımıza, inanışlarımıza ve hatta ebedi istirahatgahlarımıza kadar uzanan kadim bir kültürel bağla buluşturuyorum: Umay Ana inancı ve onun mezar taşlarındaki dilsiz ama derin yansımaları.
İslamiyet öncesinden bugüne köprü kuran bu köklü inanışın, din değişimlerine rağmen Türk kültüründe nasıl silinmez izler bıraktığını ve ruhumuzun derinliklerinde nasıl yaşamaya devam ettiğini bu yazımızda tüm yönleriyle ele alacağız.
***
Tarihin en eski dönemlerinden beri varoluşu anlamlandırmaya çalışan insanoğlu, yaşamın kaynağını ve şefkati hep dişil bir enerjide aramıştır. Bu kutsal arayışın Türk kültüründeki en somut tezahürü ise çocukların, annelerin ve soyun koruyucusu olan Umay Ana’dır.
Göktürk Yazıtları’nın taşa kazınmış satırlarından şaman dualarına kadar Türk kültür tarihinin her alanında izine rastladığımız Umay İnancı, göçebe bozkır hayatının zorlu şartlarında yaşamı kutsamanın ve neslin devamlılığını güvenceye almanın bir sembolü olmuştur.

***
Tarihsel serüveni Göktürk Yazıtları ve Dîvânu Lugâti't-Türk gibi temel başvuru kaynaklarına dayanan bu inanç, Sibirya ve Türkistan coğrafyasında gerçekleştirilen etnografik saha çalışmalarıyla da çok daha zengin bir boyut kazanmıştır. Nitekim L. P. Potapov gibi Rus araştırmacılar, günümüz Şamanist toplulukları ekseninde Umay kültüne dair son derece kıymetli bilgiler aktarmışlardır.
Özellikle Göktürk Yazıtları'na özel bir atıfta bulunan araştırmacı, Umay isminin tarihsel süreçte ilk kez bu kitabelerde belirdiğini, ; ardından Altun Yaruk’ta ve bazı Turfan metinlerinde de yer aldığını belirtmektedir. Başlangıçta Tanrı ile birlikte anılan ve orduya zaferler bahşeden bu kutlu varlığın, zamanla işlevsel bir dönüşüm geçirerek daha dar bir alana hitap eden bir koruyucu ruha evrildiği ifade edilmiştir.
***
Nitekim bu dönüşümün en somut tezahürü; ulu ve yumuşak huylu bir güç olarak tasvir edilen Umay Ana'nın, aradan geçen yaklaşık üç asırlık süreçteki kitlesel İslamiyet kabulleri ve kültürel değişimlerin etkisiyle, 11. yüzyıla gelindiğinde doğrudan doğum ve kadınla sınırlandırılan bir kavrama dönüşmesidir. Söz konusu anlam kaymasının izi, dönemin temel başvuru eseri Dîvânu Lugâti't-Türk'te açıkça görülür.
***
Kaşgarlı Mahmud kelimeyi doğrudan "plasenta" ile eş tutarak, "kadın doğurduktan sonra karnından çıkan, hokkaya benzeyen ve rahimde çocuğun yoldaşı olan nesne" şeklinde tanımlamıştır. Kadınların bu yapıyı uğurlu saydığını da sözlerine ekleyen müellif, mitolojik bir tanrıçanın zamanla halk inanışları ekseninde nasıl yeni bir işlev kazandığını gözler önüne sermiştir.
***
İslam’la birlikte üstlendiği işlevlerin neredeyse tamamı Hz. Fatıma’ya devredilmiş olsa da Umay Ana, onunla ilgili inançları yaşatmaya devam eden Türk boylarının kolektif hafızasında varlığını güçlü bir şekilde sürdürmüştür. Öyle ki günümüzde de Anadolu'da kadınlar bir işe "Benim elim değil, Fatma anamızın eli" diye başlarken aynı sözün "Umay"lı kalıbı Kırgız Türklerinde "Menim kolum emes, Umay enemdin kolu" (Benim elim değil, Umay Annemin eli) şeklinde yer almaktadır.
***
Erken dönem kaya resimlerinden Selçuklu sanatına, oradan da Antalya’da üç dilimli taç şeklindeki mezar taşlarına uzanan bu form, taş işçiliğinin ötesinde derin bir inanç sürekliliğini temsil etmiştir. Kanaatimce görseldeki mezar taşı da küçük bir çocuğa ait olup yakınları tarafından gideceği yerde Umay Ana’nın onu koruması, kollaması dilenmiştir.