Bir zamanlar sadece yöre halkının bildiği, kuş seslerinin yankılandığı, suyun berrak aktığı, doğanın kendi ritmiyle var olduğu yerler vardı. Haritalarda adı bile olmayan, tabelası bulunmayan, çoğu zaman sadece kulaktan kulağa anlatılan “saklı cennetler”… Bugün ise bu yerlerin birçoğu sosyal medyada birkaç saniyelik videolara sığdırılıyor. Ardından binlerce, bazen milyonlarca insanın akınına uğruyor. Ve ne yazık ki o “saklı cennetler”, çok kısa sürede saklı olmaktan çıkıp kirletilmiş birer hatıraya dönüşüyor.

***

Sosyal medya influencerları ve içerik üreticileri, keşfettikleri doğa harikası yerleri “gizli kalmış cennet”, “kimsenin bilmediği yer”, “mutlaka gitmeniz gereken lokasyon” gibi başlıklarla paylaşıyor. Görüntüler büyüleyici. Tertemiz bir dere, turkuaz renkte bir gölet, el değmemiş bir koy… Ancak bu paylaşımların ardından yaşananlar çoğu zaman videolardaki kadar güzel olmuyor.

Çünkü o videolar, doğayı sevenleri olduğu kadar doğayı tüketenleri de harekete geçiriyor.

***

Bir süre sonra o dere kenarında plastik şişeler görülmeye başlanıyor. Göletin kıyısında bırakılmış yiyecek ambalajları, sigara izmaritleri, kırılmış cam şişeler… Daha önce sadece kuşların konduğu kayaların üzerinde artık insanların bıraktığı çöpler duruyor. Doğa sessizce kirleniyor. Ve bu kirlenme, çoğu zaman geri döndürülemeyecek bir tahribata dönüşüyor.

***

Sorunun en tehlikeli tarafı ise bu sürecin bilinçsizce teşvik edilmesi. İçerik üreticileri paylaşımlarının sonunda sık sık şu ifadeleri kullanıyor:

“Yakın arkadaşına gönder.”
“Seni buraya getirmesini istediğin kişiye gönder.”
“Beğendiysen paylaş.”

Bu cümleler, masum bir etkileşim çağrısı gibi görünebilir. Ancak gerçekte bu çağrı, doğanın kitlesel tüketimine davetiye çıkarıyor. Her paylaşım, o lokasyona gidecek onlarca, yüzlerce yeni insan anlamına geliyor. Ve ne yazık ki bu insanların önemli bir kısmı doğayı koruma bilinciyle hareket etmiyor.

***

Daha da acı olan ise bu alanların çoğunun herhangi bir denetim altında olmaması. Ne düzenli bir temizlik çalışması yapılıyor, ne bir koruma planı var, ne de bu alanların sürdürülebilir şekilde kullanılması için bir sistem kurulmuş durumda. Ne belediyeler düzenli olarak bu noktalara ulaşıyor, ne ilgili bakanlıkların sürekli bir kontrol mekanizması bulunuyor. Sonuç olarak bu eşsiz doğa parçaları kaderine terk ediliyor.

Sosyal medyada bir video olarak başlayan süreç, gerçekte bir doğa tahribatına dönüşüyor.

***

Elbette burada tek suçlu içerik üreticileri değil. Asıl sorun, doğaya bir “tüketim nesnesi” gibi bakmaya başlayan anlayışta yatıyor. İnsanlar artık bir yere gitmek için değil, bir yeri “görmüş olmak” için gidiyor. Fotoğraf çekmek, video paylaşmak ve sosyal medyada var olmak, doğayı deneyimlemenin önüne geçiyor. Doğa bir yaşam alanı olmaktan çıkıp bir arka plan dekoruna dönüşüyor.

Oysa doğa, paylaşılacak bir içerikten çok daha fazlasıdır. O, korunması gereken bir emanettir.

***

Belki de artık şu soruyu sormamız gerekiyor: Her güzel yeri paylaşmak gerçekten doğru mu? Yoksa bazı güzelliklerin gizli kalması, korunması için daha mı gerekli?

Çünkü her keşif paylaşılmak zorunda değildir. Her güzellik herkes tarafından bilinmek zorunda değildir. Bazen doğayı korumanın en etkili yolu, onu sessizce sevmektir.

Unutmayalım; doğa kendini savunamaz. Ama biz onu koruyabiliriz. Eğer korumazsak, bugün hayranlıkla izlediğimiz o görüntüler, yarın sadece eski videolarda kalacak.