Batı Asya’da savaşın genişlemesi ihtimali yeniden gündemdeyken Tahran’da kurulan masa, önemli bir soruyu önümüze koyuyor: Bölge ülkeleri güvenliklerini kendi aralarında anlaşarak mı sağlayacak, yoksa dış güçlerin çizdiği tehdit haritalarına göre yaşamayı mı sürdürecek?

26 Ekim’de Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Pakistan temsilcileri Tahran’da buluştu. Türkiye’yi Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanı İbrahim Kalın’ın temsil ettiği görüşmelerde, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman ve Pakistan’ın üst düzey askerî temsilcisi Asım Münir de yer aldı. Katılımcıların görevleri, toplantının güvenlik boyutunun ağırlığını gösteriyor.

İRAN’I DIŞLAYARAK GÜVENLİK KURULAMAZ

Tahran masasının stratejik anlamı, İran’ın bölgesel güvenlik arayışında muhatap kabul edilmesidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın İran’la aynı masaya oturması, bölgedeki bütün sorunların tek kaynağını Tahran’da arayan yaklaşımın sınırlarını gösteriyor.

Washington’ın uzun yıllardır geliştirdiği güvenlik düzeni, İran ile Arap ülkeleri arasındaki güvensizlikten besleniyor. Bu güvensizlik silah satışlarını, yabancı askerî varlığı ve dış müdahaleleri meşrulaştırıyor. Bölge ülkeleri birbirleriyle doğrudan konuşabildiğinde, aralarındaki sorunları yönetmek için dışarıdan askerî himayeye duydukları ihtiyaç da sorgulanmaya başlıyor.

Ancak tek toplantıdan yeni bir ittifak doğduğu sonucunu çıkarmak erkendir. Açıklanan ortak sonuç, barış ve güvenlik başta olmak üzere iş birliğini güçlendirecek görüşmelerin sürdürülmesidir. Henüz bağlayıcı bir ortak savunma düzeni ilan edilmiş değildir.

ORTAK ÇIKARIN ADI: SAVAŞIN ÖNÜNÜ KESMEK

Dört ülkenin öncelikleri aynı değil. Türkiye sınırlarının çevresinde yeni istikrarsızlık alanları istemiyor. İran egemenliğini ve güvenliğini korumaya çalışıyor. Suudi Arabistan enerji tesislerinin ve ihracat yollarının güvenliğini önemsiyor. Pakistan ise Körfez’deki ilişkileriyle İran komşuluğunu birlikte yönetmek durumunda.

Bu farklılıkların içinden somut bir ortak çıkar çıkıyor: Genişleyen savaşın maliyeti hepsine dokunacaktır.

Dolayısıyla iş birliğinin zemini, bütün anlaşmazlıkların çözülmesini beklemek zorunda değildir. İlk adım, anlaşmazlıkların üçüncü ülkeler tarafından savaşa dönüştürülmesini önlemektir. Bunun için karşılıklı saldırmazlık taahhütleri, sürekli açık güvenlik kanalları ve kriz anında devreye girecek doğrudan temas mekanizmaları kurulabilir.

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi’nin Körfez ülkeleriyle İran ve Irak’ı kapsayan saldırmazlık düzeni önerisi de bu arayışın başka bir ifadesidir. Bu öneri, Tahran’daki görüşmelerin daha geniş bir bölgesel ihtiyaca karşılık geldiğini düşündürüyor.

ENERJİ GÜVENLİĞİ SOFRADA BAŞLAR

Tahran masasının Türkiye açısından en somut karşılıklarından biri enerjidir. Hürmüz’deki gerilim, petrol tankerlerini aşan bir ekonomik etki yaratır. Taşıma ve sigorta giderlerindeki artış; rafineriye, akaryakıta, fabrikaya ve tarlaya kadar ulaşır. Çiftçinin mazotu, üreticinin nakliyesi ve vatandaşın gıda harcaması aynı zincirin halkalarıdır.

Bu nedenle bölgesel barış, Türkiye’nin enflasyonla mücadelesi ve üretim kapasitesi açısından da önemlidir. Yakın coğrafyamızdaki her savaş, ekonomimizin dışarıdan gelen maliyetlere açıklığını büyütür.

Türkiye enerji bağımsızlığını yerli kaynakları geliştirerek, tedariki çeşitlendirerek ve komşularıyla istikrarlı ilişkiler kurarak güçlendirebilir. Bölgesel iş birliğinin ekonomik temeli de burada bulunuyor: Enerji üreten ülkelerle enerjiye ihtiyaç duyan sanayi ekonomilerinin birbirini tamamlaması.

ANKARA’NIN ÖNÜNDEKİ GÖREV

Türkiye’nin diplomatik ağırlığı, bu masanın devamlılığını sağlayabildiği ölçüde artacaktır. Bir sonraki aşamada toplantı takvimi, çalışma grupları ve kriz iletişim kanalları gibi somut adımlar gerekir.

İran’ın egemenliğini savunmakla Körfez ülkelerinin güvenlik kaygılarını dikkate almak birlikte yürütülebilir. Bunun ortak ilkesi, hiçbir ülkenin topraklarının komşusuna saldırı için kullanılmaması ve hiçbir sivil enerji altyapısının hedef hâline getirilmemesidir.

Yemen’de Ensarullah Hareketi ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmanın yatıştırılması da bölgesel diyaloğun başarısı bakımından önem taşır. Filistin meselesi ise böyle bir güvenlik arayışının merkezinde bulunmalıdır. Gazze’deki yıkım sürerken kurulacak düzenin kalıcılığı ve bölge halkları nezdindeki karşılığı sınırlı kalacaktır.

BÖLGESEL İRADENİN SINAVI

Tahran’da ortaya çıkan imkânı abartmadan değerlendirmek gerekiyor. Ortada tamamlanmış bir güvenlik sistemi yok; fakat bölge ülkelerinin kendi sorunlarını doğrudan görüşme iradesi var.

Bu iradenin ölçüsü, dış baskı arttığında gösterilecek tutarlılık olacaktır. Millî egemenliğe dayanan bölgesel dayanışma, ancak karşılıklı yükümlülükler ve somut ekonomik bağlarla güçlenebilir.

Türkiye’nin çıkarı, komşularının zayıflatıldığı ve savaşın sürekli yeniden üretildiği bir coğrafyada yaşamaktan geçmiyor. Güvenliğini kendi iradesiyle sağlayan, kaynaklarını üretime ayıran bir bölgenin kurulmasına öncülük etmekten geçiyor. Tahran masasının değeri, bu hedefe ne kadar yaklaşabildiğiyle anlaşılacak.