Batı Asya toprakları, küresel emperyalizmin taarruzları ile bölge halklarının direnci arasında tarihi bir hesaplaşma döneminden geçmektedir.
Atlantik cephesi, kurmaya çalıştığı hegemonya zincirinin halkalarının tek tek koptuğunu gördükçe saldırganlığının dozunu artırmakta, coğrafyamızı topyekûn bir istikrarsızlık girdabına sürüklemek istemektedir. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yalnızca emperyalist merkezlerin dayatmalarından ibaret değildir; bu dayatmalara karşı Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’na kadar uzanan aks üzerinde yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi ve stratejik irade yükselmektedir. Türkiye’nin bölgesel egemenliğini koruma çabası, bölge merkezli ittifakların kalıcı hale getirilmesini zorunlu bir görev olarak önümüze koymaktadır.
ATLANTİK’İN KANLI SENARYOSU
Amerikan emperyalizmi ve onun bölgedeki ileri karakolu olan İsrail, Batı Asya’da kendi denetimlerinde bir kaos düzeni yaratmak amacıyla askeri tahkimatlarını her geçen gün tahkim etmektedir. ABD’nin İran sınır hatlarına yönelik yoğun askeri yığınağı ve Yemen’de tırmandırılan gerilim, bu kanlı senaryonun birbirinden bağımsız olmadığının en açık kanıtıdır. Hedef, bölge ülkelerini tek tek izole etmek, ulusal devlet yapılarını zayıflatmak ve Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan koridorda emperyalist emellere direnebilecek hiçbir odak bırakmamaktır. İsrail’in saldırganlığı, sadece komşu coğrafyaları değil, doğrudan doğruya Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve mavi vatandaki egemenlik haklarını hedef alan bir stratejinin parçasıdır. Atlantik merkezli bu kuşatma planı, sınır hatlarımıza kadar dayanmış olan gerici ve bölücü terör koridorlarıyla doğrudan beslenmektedir.
BÖLGESEL İTTİFAKLARIN STRATEJİK KALKANI
Emperyalist kuşatmayı yarma iradesi, hamasi söylemlerle veya Batı merkezli diplomasi masalarından medet umarak hayata geçirilemez. Çözüm, coğrafyanın gerçek sahiplerinin ortak askeri, siyasi ve ekonomik kararlılığından geçmektedir. Türkiye’nin son dönemde attığı Mekke Anlaşması, Libya Deniz Yetki Alanları Anlaşması ve Bedir Mutabakatı gibi kritik adımlar, Atlantik’in dayattığı haritaları yırtıp atan stratejik bir kalkana dönüşmüştür. Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’na kadar uzanan bu güvenlik kuşağı, bölge devletlerinin kader ortaklığının somut bir yansımasıdır. R4+ ittifakları çerçevesinde şekillenen Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan arasındaki stratejik yakınlaşma, emperyalizmin "böl, parçala ve yönet" taktiğine vurulmuş en ağır darbelerden biridir. Ankara, Kahire, Tahran, Şam ve Riyad’ın güvenlik algılarının örtüşmesi, bölgeyi istikrarsızlaştırmak isteyen küresel odakların hareket alanını daraltmaktadır.
MAVİ VATAN’DAN AÇIK DENİZLERE GÜVENLİK AKSININ BÜTÜNLÜĞÜ
Türkiye’nin savunma hattı artık sadece sınır kapılarında değil, Mavi Vatan’ın en uç noktalarından açık denizlerdeki stratejik geçiş yollarına kadar uzanmaktadır. Doğu Akdeniz’deki egemenlik haklarımızı korumakla, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki istikrarı savunmak aynı stratejik denklemin parçaları haline gelmiştir. Yemen eksenli tırmandırılan açık deniz krizleri, küresel ticaret yollarını denetim altına almak isteyen Atlantik güdümündeki korsanlığın bir uzantısıdır. Türkiye, bölgesel iş birlikleri vasıtasıyla bu deniz hatlarında güvenliği tahkim ederek, emperyalizmin deniz aşırı kuşatma operasyonlarını da boşa çıkarmaktadır. Deniz yetki alanlarında gösterilen kararlılık, kara sınırlarındaki güvenliğin ve bölge merkezli dış politikanın en güçlü dayanağıdır.
BATI EKSENİNDEN KOPUŞ
Batı Asya’da kalıcı barışın ve güvenliğin yegane formülü, bölge ülkelerinin egemenliklerini korumak adına Batı ekseninden bağımsız, kalıcı ve kurumsal ittifaklar zincirini inşa etmesidir. NATO merkezli güvenlik dayatmalarının, Avrupa merkezli oyalama taktiklerinin coğrafyamıza yıkım ve gözyaşından başka bir şey getirmediği tarihi tecrübelerle sabittir. Türkiye’nin ve komşularının geleceği, Avrasya coğrafyasının yükselen yeni dünyasında ve bölge merkezli ortak savunma reflekslerinde yatmaktadır. Suriye ile normalleşme sürecinin hızlandırılması, İran ile güvenlik iş birliğinin derinleştirilmesi ve Mısır ile kurulan ortak stratejik aklın kalıcı yapılara dönüştürülmesi artık bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur. Emperyalist tehdit ancak ve ancak topyekûn bir bölgesel direniş iradesiyle, tam bağımsızlık bayrağı altında alt edilebilir. Coğrafyamızın şafağı, Atlantik prangalarından kurtulduğumuz oranda aydınlanacaktır.