1 Ekim 2026 itibarıyla küresel siyasetin en büyük illüzyonlarından biri daha resmi olarak perdesini kapattı.
ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçleri, Irak topraklarından tamamen çekildiğini duyurdu. Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi bugünü bir "Tam Egemenlik Günü" ilan etse de Bağdat sokaklarındaki derin sessizlik, kutlamadan ziyade devasa bir belirsizliğin ve bitkinliğin çöküşünü andırıyor.
23 yıl önce "özgürlük ve demokrasi" vaadiyle postal basılan bu kadim coğrafya, bugün arkasında yüz binlerce can kaybı, talan edilmiş kaynaklar ve laboratuvarda büyütülmüş terör örgütleri bırakılarak terk ediliyor.
Takvimleri 19 Mart 2003 tarihine geri saralım. Dönemin Washington elitleri, ellerinde hiçbir somut kanıt olmadan Saddam Hüseyin'in "Kitle İmha Silahları" olduğunu iddia ediyor, küresel kamuoyunun gözünün içine bakarak yalan söylüyordu.
Operasyonun adı hazırdı: sözdeIrak’ı Özgürleştirme Operasyonu. Ancak o gün uçaklardan atılan bombalar Irak'a demokrasi değil, on yıllarca sürecek bir insani trajedi getirdi. Ne o kitle imha silahları bulundu ne de sözde vaat edilen barış geldi. Yıllar sonra bizzat ABD’li yetkililer bu gerekçelerin birer "asparagas" olduğunu itiraf ettiğinde, Bağdat zaten çoktan küllerinden dumanlar yükselen bir açık hava hapishanesine dönmüştü.
Çünkü asıl mesele hiçbir zaman demokrasi olmadı; asıl mesele özde petrol ve sömürüydü. Irak’ın millileştirilmiş devasa petrol rezervleri, işgalle birlikte Batılı enerji devlerinin iştahlı masalarına meze yapıldı.
Ülke yerle bir edilirken, Irak'ın yeniden inşa ihaleleri yine Pentagon’a yakın Amerikalı özel güvenlik ve lojistik şirketlerine peşkeş çekildi. Yani Irak, kendi öz kaynaklarıyla, kendisini yıkanların kasasını doldurmaya mahkûm edildi.
Bu ekonomik sömürünün en ağır bedelini ise bölge halkı canıyla ödedi. ABD'nin stratejik körlüğü ve işgal yöntemi, Ortadoğu’yu bir terör laboratuvarına çevirdi. Sırf işgal sonrası Irak ordusunun hoyratça lağvedilmesi ve sosyolojik dengelerin gözetilmemesi bile bugün küresel bir bela olan DEAŞ’ın kurucu kadrolarını doğurdu.
Ebubekir el-Bağdadi ve kurmayları, ABD’nin askeri zindanlarında, Camp Bucca’da tanışıp bu kanlı örgütün temellerini attılar. Sadece bu da değil; terörle mücadele bahanesiyle bölgeye çöken akıl, Türkiye’nin sınır güvenliğini doğrudan tehdit eden PKK/YPG bölücü terör örgütünü binlerce tır dolusu silahla besledi, lojistik olarak büyüttü ve meşrulaştırmaya çalıştı.
Dün Bağdat, Bugün Tahran
Tam da bu noktada, Pentagon koridorlarında vizyona sokulan tanıdık bir filmi yeniden izliyoruz. ABD’nin 2003’te Irak’ı çökertmek için kullandığı emperyal ezber, bugün satır satır İran’a karşı sahneleniyor. Dün Saddam’ın kitle imha silahları yalanıyla kamuoyu devşirenler, bugün de benzer bir istihbarat yönetimi ve "rejim değişikliği" vaadiyle Tahran’ı hedef tahtasına oturtmuş durumda.
Başkan Trump’ın "Ya bombalarız ya anlaşırız" resti, "İran’ı yok ederek dünyada barış tesis ettik" yönündeki akıl dışı açıklamaları ve tırmandırılan Hürmüz Boğazı ablukası, 23 yıl önceki Bağdat kuşatmasının birebir kopyasıdır.
Dün Irak’ı "özgürleştireceğini" iddia eden askeri akıl, bugün de İran halkına "güvenlik" vaat ediyor; ancak arka planda yine küresel enerji koridorlarının kontrolü, nükleer tesislerin imhası ve silah sanayisinin milyarlarca dolarlık mühimmat iştahı yatıyor.
Değişmeyen tek şey ise formül: Önce ağır ambargolarla bir ülkenin ekonomisini boğ, ardından askeri vuruşlarla altyapısını çökert, en sonunda da oluşacak devasa kaos ikliminden sömürülecek yeni kaynaklar devşir. Fakat Batı’nın unuttuğu bir gerçek var: Irak’ta açtıkları yara bugün bile kapanmamışken, İran’da yaratacakları bir bölgesel yıkımın küresel faturası, 2003’ün enkazını bir dipnot gibi bırakacak kadar ağır olacaktır.
Bugün ABD çekilirken, geride kırılgan bir Bağdat yönetimi ve kılcal damarlara kadar sızmış İran destekli milis yapıları bırakıyor. Başbakan ez-Zeydi’nin "Haziran 2027’ye kadar tüm milisleri silahsızlandıracağız" vaadi, sahadaki gerçeklerle ne kadar uyuşuyor, burası büyük bir muamma.
Ankara ise bu yeni dönemde hem en büyük risklerle hem de en büyük fırsatlarla karşı karşıya. ABD’nin çekilmesiyle oluşacak güvenlik boşluğunu DEAŞ'ın uyuyan hücreleri veya PKK'nın Sincar-Kandil hattında kurumsallaşarak doldurma olasılığı en somut tehdit.
Ancak Türkiye, Irak’ın toprak bütünlüğünü ilk günden beri samimiyetle savunan ve Kalkınma Yolu Projesi gibi vizyoner hamlelerle bölgeyi refahla bağlamaya çalışan tek aktör.
Washington'un silahla, kanla ve yalanla yazmaya çalıştığı 23 yıllık bu karanlık sayfa kapanırken; bölgenin gerçek ve kalıcı huzurunu yine ancak bölge ülkelerinin kendi aralarında kuracağı samimi, terörden arındırılmış ittifaklar belirleyecek ya da Irak’ta yaşananlar üzerinden okuduğumuz bu tablo diğer bölge ülkeleri için yaşanmaya devam edecek…