Yalnızlık, karanlık bir kuyu olmaktan çıkar. İçine düştüğün bir boşluk değil, içine baktığın bir aynaya dönüşür. Kaçtığın duyguların aslında ne anlatmak istediğini görmeye başlarsın.
***
Sürekli seçtiğin yanlış ilişkilerin hangi korkudan beslendiğini fark edersin. “Kimse beni sevmiyor” cümlesinin altında yatan “Ben sevilmeye değer miyim?” sorusunu duyarsın.
***
Yalnızlık, eğer onunla oturmayı göze alırsan, sana öğretir. Neye gerçekten ihtiyacın olduğunu. Hangi bağların seni büyüttüğünü. Hangi duvarları incinmemek için ördüğünü.
***
Çünkü insan bazen incinmemek için kimseyi içeri almaz. Sonra da “Kimse gelmiyor” diye üzülür. Oysa kapının kilidi içeridedir.
***
Gerçek mesele şudur: Kendinle dost olmadığın sürece, kalabalıklar seni kurtaramaz. Ama kendinle bağ kurduğunda, yalnız kaldığın anlar tehdit olmaktan çıkar. O anlar bir dinlenme alanına dönüşür. İç sesini duyabildiğin, yönünü yeniden ayarlayabildiğin bir iç mekâna…
***
Belki de yalnızlık sandığımız şey, hayatın bize verdiği kısa bir moladır. Gürültüyü azaltıp hakikati duymamız için. Başkalarının gözünde kim olduğumuzu değil, kendi içimizde kim olduğumuzu fark etmemiz için.
***
Bu yüzden bir dahaki sefere yalnız hissettiğinizde hemen kaçmayın. Telefonu elinize almadan, bir ekran açmadan, birilerini aramadan önce bir an durun. İçinizdeki sessizliğe kulak verin. Belki de orada düşmanınız değil, sizi büyütmeye çalışan bir öğretmen oturuyordur.
Ve belki de asıl soru şudur:
Hayatınızda kim eksik değil, içinizde kim eksik?