Bir zamanlar çocukluk, geniş bir boşluktu. İçine hayallerin, sıkıntının, merakın ve keşfin serbestçe dolduğu bir alandı… Şimdi ise o boşluk, yetişkinlerin kaygısıyla aceleyle doldurulması gereken bir zaman dilimine dönüştü. Çocuk “sıkıldım” dediği anda, ebeveyn zihninde bir alarm çalıyor: Bir şey yapmalıyım.

***

Oysa “sıkıldım” cümlesi bir sorun değildir, alan açıldığında, fırsat sunulduğunda yaratıcılığa açılan sonsuz bir kapıdır.

***

Bugünün çocukları, takvimleri yetişkinlerden çok daha dolu küçük yöneticiler gibi yaşıyorlar ya da yaşatılıyorlar. Pazartesi piyano, salı spor, çarşamba dil kursu… Günleri parçalara bölünmüş, anları planlanmış şekilde yaşıyorlar. Hayatlarında neredeyse hiç boşluk yok… Ve boşluk olmayınca, iç ses de duyulmuyor. Sürekli bir şeylerle hayatlarını doldurmaya koşullanmış, kendi iç sesine ve huzur veren hayatın sakinliğine yabancı, gürültüye yakın, sessizliğe ve dinliğe uzak, her tür yabancı uyarana tanıdık, kendi iç sesine yabancı bir nesil yetiştiriyoruz. Ve tüm bunları anne-babalara “ilgili ve iyi ebeveynlik” olarak dayatan sistemi sorgulamıyoruz. İyi ve güzel bir paket içinde bizlere sunulan bu sistemi sorgulamadan uyguluyoruz… Sonrasında da “bu çocuk neden bu kadar doyumsuz ve mutsuz?” diyerek çocukları sorguluyoruz. Aslında sorgulamamız gereken nedir?

***

Can sıkıntısı, aslında zihnin kendine açtığı bir oyun alanıdır. Tıpkı toprağın nadasa bırakılması gibi… Sürekli ekilen toprak yorulur; sürekli uyarılan zihin de öyle… Çocuk, sıkıldığında, dışarıdan bir uyaran gelmediğinde, iç dünyasına yönelmeyi öğrenir. Hayal kurar, üretir, saçmalar, dener, yanılır... İşte yaratıcılık tam da o “hiçbir şey yok, sıkıldım, canım sıkılıyor” denildiği anda doğar.

***

Ama biz ebeveynler ne yapıyoruz? O anı hızla kapatıyoruz ve hemen bir şeylerle doldurmaya çalışıyoruz, her bulduğumuz boşluğu “faydalı” sıfatı ile bize satılan her şeyle doldurmaya çalışıyoruz. Faydalı olan nedir? Buna kim, nasıl karar verir? Eğer biz yetişkinlerin en temel görevi çocukları hayata hazırlamaksa eğer, en faydalı olan “hayatın gerçekliği ile en çok uyumlu olandır”

***

Bir çocuğun sıkılması, birçok ebeveyn için “yetersizlik” gibi hissedilir. Son yıllarda sanki iyi bir anne-baba olmanın, çocuğunu her an meşgul edebilen kişi olduğu yönünde bir algı oluşturulmuştur. Oysa bu, çocuğa fark etmeden şu mesajı verir:

“Sen kendi başına kalamazsın. Bir şeyler olmazsa eksiksin.”

***

Ve çocuk zamanla buna inanır. Kendiyle baş başa kalmayı değil, sürekli bir şeylerle dolu olmayı öğrenir. Yetişkinliğe geldiğinde ise boşlukla karşılaştığında huzursuz olur; ne yapacağını bilemez. Çünkü kimse ona sıkıntıyla kalmayı öğretmemiştir. Bunun hayatın bir gerçeği olduğuna çocuk yabancı kalmıştır.

***

Can sıkıntısı, bastırılması gereken bir duygu değil; düzenlenmesi gereken bir deneyimdir.

Sevgili anne babalar, çocuğunuz “sıkıldım” dediğinde hemen çözüm üretmek yerine, bir an durun. O cümleyi düzeltilecek bir problem gibi değil, açılacak bir alan gibi görün.

***

Bazen sadece şunu söylemek yeterlidir:

“Bu da geçici bir his. Bakalım aklına neler gelecek… ”

Çocuğunuzun zamanını tamamen doldurmak yerine, bilinçli boşluklar bırakın. Her anını planlamak yerine, kendi zamanını kurmasına izin verin. Sıkıntının içinde kalmasına alan tanıyın ama tamamen yalnız da bırakmayın; orada olduğunuzu hissettirin bu yeterli…

***

Unutmayın, çocuklar sadece yaptıklarıyla değil, yapmadıkları anlarla da büyür.

Sürekli meşgul edilen çocuğun yaratıcılık becerileri devreye giremez; boşlukları sürekli dışarıdan doldurulmaya bağımlı hale gelir.

***

Ve belki de en önemlisi:

Hayat, her zaman dolu değildir. Bunu erken öğrenen çocuklar, hayatın gerçek ritmine daha kolay uyum sağlarlar.