Son yaşanan okul saldırılarını sadece “şiddet” başlığıyla okumak, buzdağının sadece görünen kısmına bakmaktır. Asıl mesele, o buzdağını besleyen görünmez çatlaklarda saklıdır.

İçinde bulunduğumuz çağda okullar artık sadece bilgi aktarılan yerler değil; çocukların görünme, değerli hissetme ve var olma mücadelesi verdiği sahnelere dönüşmüştür. Ve bazı çocuklar, bu sahnede kendilerine bir yer bulamadıklarında, sesi duyulmayan bir çığlık atıyorlar, kimi zaman bu çığlık, şiddet olarak yankılanıyor, kimi zaman bir intihar eylemi olarak gün yüzüne ortaya çıkabiliyor.

***

Şunu görmeden ilerleyemeyiz: Şiddet, kişinin kendine zarar verme ya da bir diğerine zarar verme eylemi, çoğu zaman bir “niyet” değil, içinde aynı zamanda bir “dil” de barındırmaktadır. Biz yetişkinler bu dili okuyamadan ve anlayamadan, sorun çözümü eksik kalacak ve farklı versiyonlarla şiddet devam edecektir… Bu dil, kelimeleri elinden alınmış, duyguları küçümsenmiş, görülmemiş bir çocuğun dilidir. Her insan yavrusu dünyaya boş bir sayfayla gelir…

***

Tam da bu noktada, kadim bir söz meseleyi çarpıcı biçimde özetler: “Bir Afrika kabilesinde şöyle bir söz vardır. Der ki; Köyü tarafından sevilmeyen çocuk, sonunda o sevgi sıcaklığını hissetmek için köyünü yakar.” Bugün saldırgan dediğimiz çocuklar, çoğu zaman dün duygusal olarak ihmal edilmiş, sınırları sağlıklı çizilmemiş, öfkesiyle baş etmeyi hiç öğrenmemiş çocuklardı. Ama biz toplumsal olarak hep son sahneye bakıyoruz; ilk perdenin nasıl başladığını sorgulamayı unutuyoruz…

***

Bir başka kritik kör nokta ise şu: Toplum olarak başarıyı yücelttik, duyguyu ihmal ettik. Notlar konuşuldu, ama hisler susturuldu. Disiplin öğretildi, ama duygu düzenleme öğretilmedi.

Bir diğer mesele de yalnızlık. Kalabalık sınıfların içinde büyüyen ama psikolojik olarak yalnız olan bir nesil var. Dijital olarak bağlı, duygusal olarak kopuk. Arkadaş listeleri uzun, ama gerçek temasları yüzeysel. Ve yalnızlık, doğru işlenmediğinde, insanın kendi içine yönelttiği öfkeyi dışarıya taşır.

***

Burada ailelere, eğitim sistemine ve topluma düşen sorumluluk çok net: Çocuklara sadece “nasıl başarılı olunur” değil, “nasıl hissedilir”, “nasıl ifade edilir”, “nasıl sakinleşilir” de öğretilmeli. Çünkü duygu düzenleme öğrenilmezse, davranış kontrolü beklemek gerçekçi değildir.

Bugün yaşanan bu olaylar bir “sonuç” ve her sonuç, görmezden gelinen bir sürecin çocuğudur. Eğer sadece güvenlik önlemlerini artırırsak, ama çocukların iç dünyasına dokunmazsak, kapıları kilitleriz, öfkeyi değil…