İsrail yıllardır bahane ettiği güvenliğini sınırlarının dışında arıyor. Gazze’yi bombalıyor, Lübnan’da operasyon yapıyor, İran’la hesaplaşıyor, Suriye’de askerî varlığını güçlendiriyor. Fakat bugün İsrail açısından belki de daha tehlikeli bir cephe açılıyor: İçerideki çözülme!

“İsrail iç savaşın eşiğinde” değerlendirmeleri ilk bakışta abartılı gelebilir. İsrail sokaklarında birbirine ateş açan iki ordu yok. Devlet otoritesi çökmüş değil. Ancak iç savaşlar bir sabah tankların sokağa çıkmasıyla başlamaz. Öncesinde toplum ortak değerlerini, kurumlarına güvenini ve en önemlisi “aynı bedeli birlikte ödediği” inancını kaybetmeye başlar.

Bugün İsrail’de tartışılan tam olarak budur.

7 EKİM İSRAİL’İN SADECE SINIRINI DEĞİL DEVLETE GÜVENİNİ DE YIKTI

7 Ekim 2023 saldırısı İsrail’in üzerine inşa edildiği en önemli toplumsal sözleşmeyi sarstı: “Devlet sizi korur.”

Yaklaşık 1.200 İsraillinin öldürüldüğü, 251 kişinin rehin alındığı saldırının üzerinden üç yıl geçti. Fakat İsrail toplumu hâlâ “Bu nasıl oldu?” sorusunun ortak cevabını bulabilmiş değil. Üstelik mesele artık askerî bir başarısızlığın çok ötesinde.

6 Ekim’de yayımlanan N12 araştırması çarpıcı: İsraillilerin yüzde 47’si 7 Ekim’deki başarısızlıktan hükümet ile orduyu birlikte sorumlu tutuyor. Yüzde 25 yalnız hükümeti, yüzde 17 ise yalnız orduyu suçluyor.

Yani İsrail toplumunun önemli bölümü yalnız siyasi iktidarı değil, ülkenin en güçlü kurumu olan İsrail Savunma Kuvvetlerini de sorguluyor.

Daha önemlisi 7 Ekim artık geçmişte kalmış bir güvenlik faciası değil; 27 Ekim’de yapılacak seçimin merkezindeki hesaplaşma. Netanyahu’nun rakipleri onu 7 Ekim’in siyasi sorumlusu ilan ederken Netanyahu kendisini hâlâ İsrail’in güvenliğini sağlayabilecek lider olarak sunuyor.

Dolayısıyla sandığa yalnız partiler değil, İsrail’in 7 Ekim hafızası da giriyor.

KİM SAVAŞACAK?

İkinci ve belki de daha tehlikeli kırılma askerlik meselesi.

İsrail üç yıldır birden fazla cephede savaşırken yüz binlerce İsrailli yedek asker defalarca silah altına alındı. Buna karşılık ultra-Ortodoks Haredilerin (İsrail’de dini kurallara sıkı biçimde bağlı yaşayan, büyük bölümü zorunlu askerlikten muaf tutulan ultra-Ortodoks Yahudiler) askerlikten muaf tutulması giderek büyük bir toplumsal adalet krizine dönüştü.

Son günlerde Haredilerin askere alınmasına karşı düzenlenen gösteriler yeniden polisle çatışmaya dönüştü. Muhalefet ise 27 Ekim seçimlerini kazanması halinde yaygın askerlik muafiyetlerini sona erdirme sözü veriyor.

Rakamlar meselenin neden bu kadar önemli olduğunu gösteriyor. 2024’te yalnızca 2.560 ultra-Ortodoks erkek askerlik hizmetine, yaklaşık 500 kişi de ulusal sivil hizmete katıldı.

İsrail Merkez Bankasının hesabı daha da çarpıcı. Bir yedek askerin bir aylık hizmetinin ekonomiye maliyeti yaklaşık 38 bin şekel (yaklaşık 606 milyon TL). Bankaya göre yılda yaklaşık 7.500 ilave Haredi erkeğin askere alınması, sistem tam kapasiteye ulaştığında yaklaşık 20 bin ilave zorunlu asker sağlayabilir ve ekonomiye yıllık en az 9 milyar şekel (yaklaşık 145 milyar TL) tasarruf ettirebilir.

Dolayısıyla mesele artık yalnız dinî bir tartışma değildir.

Cephede savaşan İsrailli şunu soruyor:

“Ben neden üçüncü, dördüncü kez silah altına alınırken başka bir İsrailli yalnız inancı nedeniyle savaşın dışında kalabiliyor?”

Bir devlet açısından tehlikeli soru budur. Çünkü savaşın yükünün eşit paylaşılmadığına ilişkin kanaat, milli birlik söylemini içeriden aşındırır.

SAVAŞIN FATURASI CEPHEDEN EVE GELİYOR

Savaş yalnız insan kaybettirmiyor, ekonomi de tüketiyor.

İsrail Merkez Bankası 2026 bütçe açığını millî gelirin yaklaşık yüzde 4,9’u, kamu borcunu ise millî gelirin yaklaşık yüzde 69’u seviyesinde öngörüyor. Banka, 2027 sonunda bile ekonominin savaş öncesi eğilimin altında kalabileceğini belirtiyor.

Daha çarpıcısı yedek askerlerin durumu. İsrail Parlamentosunda açıklanan Ulusal Sigorta Enstitüsü verilerine göre yedek askerlerin yaklaşık yüzde 23’ü ücretli veya serbest çalışan olarak istihdam edilmiyor. Bunların yüzde 78’i 20-30 yaş arasında.

Bir başka ifadeyle İsrail savaşın askerî maliyetini yalnız savunma bütçesine değil, genç nüfusunun çalışma hayatına da yazıyor.

Bu durum uzadıkça “güvenlik için fedakârlık” söylemi yerini “bu bedeli neden hep biz ödüyoruz?” sorusuna bırakıyor.

DİN, DEVLET VE YARGI AYNI FAY HATTINDA

Üstelik Haredi meselesi tek başına değil.

Netanyahu hükümetinin yargı düzenlemeleri üzerinden başlayan laik-dindar, liberal-muhafazakâr ayrışması savaşla ortadan kalkmadı. Tam tersine yeni başlıklarla birleşti.

Temmuz ayında İsrail Parlamentosu Knesset, askerlik yükümlülüğünü yerine getirmeyen belirli Haredi öğrenciler hakkındaki gözaltı ve yaptırım süreçlerini durdurmayı amaçlayan düzenlemeyi kabul etti. İsrail Yüksek Mahkemesi ise düzenlemenin yürürlüğünü geçici olarak durdurdu.

Şimdi karşımızdaki tabloya bakalım:

Hükümet ile yargı karşı karşıya.

Laiklerle ultra-Ortodokslar askerlik konusunda karşı karşıya.

Netanyahu taraftarları ile muhalifleri 7 Ekim’in sorumluluğu konusunda karşı karşıya.

Yahudi partileri ile Arap siyasi hareketleri devletin geleceği konusunda karşı karşıya.

Üstelik Yüksek Mahkeme birkaç gün önce Merkez Seçim Komitesinin iki büyük Arap partisinin seçimlere katılmasını engelleyen kararını da bozdu. Son anketlerde Netanyahu bloku ile muhalefet birbirine yakın seyrederken Arap partilerinin 10-14 sandalye civarında potansiyel taşıması, onları hükümet denkleminin kritik aktörlerinden biri haline getiriyor.

Bu artık sıradan bir sağ-sol rekabeti değildir.

Bu, “İsrail nasıl bir devlet olacak?” kavgasıdır.

DIŞARIDAKİ DÜŞMAN İÇERİDEKİ ÇATLAĞI ÖRTMEYE YETMİYOR

İsrail’in tarihsel refleksi açıktır: Dış tehdit yükseldiğinde toplum içeride kenetlenir.

Fakat üç yıllık savaşın ardından bu mekanizma eskisi kadar güçlü çalışmıyor.

İran tehdidi, Gazze savaşı, Lübnan cephesi ve bölgesel güvenlik sorunları İsrail toplumunu birleştirirken aynı zamanda yeni bir soruyu büyütüyor:

Bu savaşları kim yönetti, kim savaşacak ve bedelini kim ödeyecek?

İşte İsrail açısından gerçek tehlike burada.

Bir devlet dışarıdaki düşmanına karşı tank, uçak, füze ve hava savunma sistemi üretebilir. Fakat vatandaşlarının adalet duygusu parçalandığında onu Demir Kubbe ile koruyamaz.

İsrail bugün askerî bakımdan hâlâ bölgenin en güçlü devletlerinden biri. Ancak devletlerin gücü yalnız sahip oldukları F-35’lerle, nükleer kapasiteyle veya savunma bütçesiyle ölçülmez. Aynı toplumun fertlerinin aynı devlete inanıp inanmadığı da bir güç unsurudur.

27 Ekim seçimleri bu nedenle Netanyahu ile Gadi Eisenkot (İsrailli emekli orgeneral, 2015-2019 dönem 21. Genel Kurmay Başkanı ve siyasetçi) arasındaki sıradan bir iktidar yarışından çok daha fazlası olacak. Son anketlerde iki büyük blokun da 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye tek başına ulaşmakta zorlanması, parçalanmanın sandığa da yansıdığını gösteriyor.

İsrail bugün henüz bir iç savaş yaşamıyor.

Fakat soru artık bunu söylemekle kapanmıyor.

Asıl soru şu:

İsrail dışarıdaki bütün savaşlarını kazansa bile, içeride ortak bir İsrail fikrini kaybederse gerçekten kazanmış sayılabilir mi?