Özellikle son günlerde yaşanan olaylar ve televizyonlara yansıyan haberler, insanı derin bir sorgulamaya itiyor: “Allah’ım, biz neden böyleyiz?” diye. Bu soru, pek çoğumuzun içinden geçtiği bir haykırış haline geldi aslında.
Aile içi şiddet, çocuk istismarı, toplumsal ikiyüzlülük, ahlaki çöküş ve birlik eksikliği gibi sorunlar, gündelik hayatımızın bir parçası olmuş görünüyor.
Bugün bu sorunun kökenlerini ve örneklerini ele alarak, hepimize bir muhasebe fırsatı sunmak istiyorum.
Günlük hayatta karşılaştığımız manzaralar maalesef içler acısı. Annesini-babasını katledenler, küçük bir kulübeye kilitleyip “bakıyorum” diyen evlatlar, aile içinde, okulda ve sokakta şiddete maruz kalan çocuklar, kadınlar!

Bunlara ek olarak, bu eylemleri meşrulaştırmak için uydurduğumuz kılıflar ve kendimizi haklı çıkarma çabalarımız var. Dışarıda başkalarının aile fertlerine laf söylerken ya da bakış atarken rahatız; ama iş kendi yakınlarımıza gelince aslan kesiliyoruz. Bu çifte standart, toplumsal yapımızın en derin yaralarından biri.
Borç batağında yüzerken hala lüks ve gösteriş peşinde koşmak, dinlemeden ahkam kesmek, okumadan ukalalık etmek, saçmaladığımız halde fikirlerimizi inatla savunmak.
Bunlar, bireysel ve kolektif şımarıklığımızın işareti. Başkalarının emek ürünlerini küçümseyip ardından taklit etmeye çalışmak, şöhret için her türlü maymunluğu yapmak, hatta aile büyüklerini bile bu uğurda kullanmak!

Kameralar önünde soyunup dökülenleri, yasaklı madde kullananları rol model haline getirmek, sonra da onları “sütten çıkmış ak kaşık” gibi sunmak. Tüm bunlar, ahlaki değerlerimizin ne kadar erozyona uğradığının açık ve net göstergesi değil mi?
Ekranlarda gazeteci ordusuyla gezip tuvalete bile yalnız gitmeyenler, küçük bir olumsuz haberde gazetecilere hakaret yağdırıyor.
İnsanların onuruyla oynamayı marifet sayıyoruz; ama sıra kendimize gelince mangalda kül bırakmıyoruz. Daha ileri gidip kendini peygamber ilan eden sahtekarlar, müritleriyle yan gelip yatıyor.
İş yerlerinde çocuk işçileri sömürürken, televizyonda çocuk istismarına ağlayanlarımız yok mu? Başkalarının acıları üzerinden duygu sömürüsüyle milyonlar kazanmak, ardından vatan-millet nutukları atanlar!

Dizi karakterlerini hayatımıza rehber edinmek, Polat Alemdar gibi mafya fantezileriyle kendimizi kandırmak, hakkı kanun yerine bilekle aramak. Bu anlayış ne yazık ki canlara mal olmuyor mu?
Siyasetin “S”sini bilmeden koltuklara çöküp, eleştirilere saldırganlaşmak; trafikte sollamayı, kornayı marifet saymak; ülke menfaati söz konusu olunca dağılmak, ama cebimiz tehlikeye girince anında kenetlenmek. İşte tüm bunlar, bireysel çıkarların milli değerlerin önüne geçtiğinin kanıtı değil de nedir? .
Oysa biz, binlerce yıllık maziye sahip büyük bir devletin vatandaşları değil miyiz? Asırlarca birlik ve beraberlik içinde yaşamış, ayrım gözetmeden herkese kucak açmış, çağ açıp çağ kapatan sultanların torunları, yoktan var edilen bir cumhuriyetin nesli değil miyiz? Peki, bize ne oldu? Bu zengin mirasa rağmen neden bu haldeyiz?
Sonuç: Kendimize soru sorma zamanı! Bu soruların cevabı, dış güçlerde ya da başkalarında değil; bizde. Her birimiz, sıraladığım örnekleri kendi hayatımıza uyarlayarak muhasebe yapmalıyız.
Yanlışlarımızı kabul etmeden, ikiyüzlülüğü bırakmadan, empati ve sorumluluk duygusunu yeniden kazanmadan düzelmemiz mümkün değil gibi geliyor bana.
Velhasıl, “Neden böyleyiz?” sorusunu herkes kendine sormalı ve dürüstçe cevap aramalı. Ancak o zaman, layık olduğumuz medeniyet seviyesine yeniden ulaşabiliriz.
Bilmem anlatabildim mi?
Hayırlı cumalar.