Küresel sistemin fay hatları Batı Asya’da derinleşirken, cephe hattındaki askeri tırmanışa paralel olarak yürütülen gizli diplomatik temaslar, bölgenin geleceğini şekillendiren asıl mücadele sahası haline gelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri ve İran İslam Cumhuriyeti arasında Umman’ın başkenti Maskat, Pakistan’ın başkenti İslamabad ve İsviçre’nin Bürgenstock kasabasında gerçekleşen, bazen yirmi saati aşan doğrudan görüşmeler, kamuoyuna yansıyan retoriklerin (ikna etme sanatı) arkasında çok daha çetin bir jeopolitik pazarlığın döndüğünü kanıtlamaktadır. Ancak bu arka kapı diplomasisi, konvansiyonel anlamda bir barış arayışından ziyade, tarafların sahada yürüttükleri askeri operasyonları tahkim etmek, zaman kazanmak ve yeni mevziler elde etmek için kullandıkları bir "savaş diplomasisi" niteliği taşımaktadır. Washington’un azami baskı ve abluka stratejisi ile Tahran’ın Direniş Ekseni üzerinden kurduğu bölgesel caydırıcılık arasındaki bu gizli savaş, küresel hegemonya krizinin merkez üssüdür.
BARIŞ DEĞİL MEVZİ KAZANMA STRATEJİSİ
Uluslararası ilişkiler teorisinde diplomasi, savaşı önlemenin veya sonlandırmanın bir aracı olarak kabul edilir. Ancak günümüz Batı Asya gerçeğinde diplomasi, ateş gücünün diplomatik masadaki bir uzantısı haline gelmiştir. Haziran ayında İsviçre’nin Bürgenstock kasabasında uluslararası arabulucuların gözetiminde sağlanan 60 günlük geçici ateşkes mutabakatının hızla çökmesi, bu durumun en somut göstergesidir. Taraflar, masaya uzlaşmak amacıyla değil, kendi stratejik hazırlıklarını tamamlamak ve karşı tarafın reflekslerini ölçmek amacıyla oturmuştur. Nitekim bu geçici diplomatik soluklanmanın hemen ardından ABD Merkez Komutanlığı’nın (CENTCOM) İran limanlarına yönelik deniz ablukasını sıkılaştırması ve Kızıldeniz hattında askeri varlığını artırması, Washington’un masayı bir barış zemininden ziyade askeri bir operasyonel hazırlık evresi olarak gördüğünü kanıtlamaktadır. Diplomasi artık barışın değil, kontrollü gerilimi yönetmenin ve düşmanı yıpratmanın bir aygıtıdır.
MASADAKİ URANYUM KÖRDÜĞÜMÜ VE HÜRMÜZ PAZARLIĞI
Arka kapı diplomasisinin sızan en kritik başlıklarından biri, nükleer programın geleceği ve ekonomik yaptırımların kaldırılması eksenindeki uzlaşmaz çelişkilerdir. Washington yönetimi, Tahran’ın nükleer kapasitesini tamamen sıfırlamasını, uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurmasını ve elindeki mevcut zenginleştirilmiş stoğu ülke dışına çıkarmasını şart koşmaktadır. Buna karşılık İran heyeti, egemenlik haklarından ve nükleer teknoloji birikiminden vazgeçmeyeceğini belirterek uranyumun ülke dışına transferini kesin bir dille reddetmektedir. Müzakerelerin ekonomik boyutunda ise Tahran, dondurulmuş olan 12 milyar dolarlık fonun serbest bırakılmasını, petrol ihracatına yönelik yaptırımların sonlandırılmasını ve deniz ablukasının kaldırılmasını talep etmektedir. Sürecin en dikkat çekici stratejik hamlesi ise Hürmüz Boğazı üzerinde yoğunlaşmaktadır. İran’ın Umman üzerinden ticari gemiler için güvenli bir güzergâh oluşturulmasını müzakere masasına getirmesi, bir yandan küresel enerji hatlarındaki kozunu koruma gayretiyken, diğer yandan iç kamuoyunu ve bölgesel müttefiklerini konsolide etme arayışıdır.
WASHINGTON-BRÜKSEL DIŞINDA YENİ BÖLGESEL MERKEZLERİN DOĞUŞU
Geçmiş dönemlerde Ortadoğu’ya ilişkin kritik kararlar Washington, Londra veya Brüksel gibi Batı merkezlerinde alınırken, bugünkü arka kapı diplomasisinin coğrafi dağılımı küresel güç merkezlerinin eksen değiştirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Görüşmelerin başlangıçta İstanbul merkezli, çok taraflı ve kurumsal bir yapıda yürütülmesi planlanmışken, İran’ın ısrarlı stratejik tercihleri neticesinde süreç Umman ve Pakistan gibi bölgesel aktörlerin arabuluculuğuna kaymıştır. Sürecin Batı kurmaylığından çıkarılarak Ankara, Maskat ve İslamabad gibi bölgesel başkentlerin inisiyatifine girmesi, Batı Asya’nın kaderinin artık emperyalist merkezler tarafından dikte edilemeyeceğinin en net kanıtıdır. Bölge devletleri, çok kutuplu dünya düzeninin getirdiği olanakları kullanarak kendi güvenlik mimarilerini inşa etme kabiliyetini göstermektedir. Bu durum, Atlantik sisteminin bölgedeki diplomatik tekelinin kırılması anlamına gelmektedir.
AMERİKAN LEJYONERLİK OYUNUNUN BATI ASYA’DAKİ ÇÖKÜŞÜ
ABD emperyalizmi, bölgedeki askeri üslerinin ve donanma varlığının meşruiyetini sağlamak adına yıllardır "Körfez güvenliği" ve "istikrar şemsiyesi" argümanını ileri sürmektedir. Ancak gizli müzakerelerin satır aralarından sızan gerçekler, bölge devletlerinin artık bu sahte güvenlik vaadine inanmadığını göstermektedir. Washington, bölgede İsrail siyonizminin saldırganlığını perdelemek ve kendi gerileyen hegemonyasını sürdürmek için Suudi Arabistan, Mısır ve hatta Türkiye gibi köklü devletlerin askeri ve siyasi kapasitesini Amerikan çıkarlarına hizmet edecek birer "taşeron veya lejyoner güç" olarak konumlandırmak istemektedir. Trump yönetiminin bölgesel ittifakları canlandırma kisvesi altında yürüttüğü bu strateji, bölge ülkelerinin egemenlik reflekslerine çarparak çökmektedir. Türkiye ile Mısır arasındaki stratejik yakınlaşma ve İran ile Suudi Arabistan arasında diplomatik kanalların açık tutulması, bölge devletlerinin birbirini tehdit olarak değil, ortak güvenliğin paydaşları olarak görmeye başladığını ispatlamaktadır. Batı Asya, üzerine giydirilmek istenen lejyonerlik gömleğini yırtıp atmaktadır.
JEOPOLİTİK KORDÜĞÜM VE BÖLGE DEVLETLERİNİN TARİHSEL SORUMLULUĞU
Arka kapı diplomasisinin sunduğu veriler, emperyalist odakların bölgeyi kaosa sürükleme kapasitesinin sürdüğünü ancak eski mutlak karar verici rollerini kaybettiklerini göstermektedir. ABD ve İsrail ikilisinin İran’ı çevreleme, bölgeyi istikrarsızlaştırma ve enerji yollarını ipotek altına alma girişimi, Batı Asya devletlerinin ortak direnciyle dengelenmektedir. Müzakere masaları bir uzlaşı üretmekten uzak olsa da Batı Asya’nın öncü devletlerine tarihi bir sorumluluk yüklemektedir. Ankara, Tahran, Kahire ve Bağdat hattında kurulacak güçlü, eşit ve egemenlik haklarına saygılı bir bölgesel ortaklık, Atlantik merkezli bölme ve yönetme planlarının önündeki en büyük barikattır. Masadaki pazarlıklar ne kadar çetin geçerse geçsin, sahada kazanan emperyalist senaryolar değil, coğrafyanın kendi köklü devlet aklı ve halklarının ortak gelecek iradesi olacaktır.