Son yirmi yılın en sessiz, ama en köklü dönüşümü dünyanın üretim haritasında yaşandı.
Elimizdeki en güncel veriler küresel imalat sanayi katma değerinin 2024'te yaklaşık 16,6 trilyon dolara ulaştığını ve bu hacmin nereye aktığı, gücün de nereye kaydığını net bir şekilde gösteriyor. Çin tek başına bu katma değerin yaklaşık %30'unu üretti. Kesintisiz on altı yıldır dünya birinciliğini elinde tutuyor. İmalat hasılası 2025'te 4,85 trilyon dolara çıkarak %6,1 büyüdü. İkinci sıradaki ABD yaklaşık 2,86 trilyon dolarda kaldı ve imalatın milli gelir içindeki payı %10'a geriledi. 2030'da Çin'in payı %45'e çıkarken Batı'nın payı %11'e inecek gibi gözüküyor. Avrupa Birliği ise 5,86 trilyon avroluk üretimine rağmen 2024'te %1,9 daraldı.
Bu kaymanın temelinde sermaye ve teknoloji yoğunluğu var. Uluslararası Robotik Federasyonu, 2025'te dünyada 542 bin endüstriyel robotun kurulduğunu, faal robot stokunun %9 artışla 4,66 milyona ulaştığını açıkladı. Kurulumların %54'ü, yani 295 bin robot, yalnızca Çin'e gitti. Ülkenin faal stoku 2 milyonu aşarak Japonya'nın yaklaşık 4,5 katına çıktı. Yoğunlukta Güney Kore 10 bin çalışan başına 1.220 robotla zirvede oturuyor. Almanya 449 robotla onu izlemeye devam ediyor. Otomasyon, artık rekabetin süsü olmayıp olmazsa olmazı haline geldi.
Yazılarımda sık sık adını andığım Tayvanlı TSMC ileri işlemci üretiminde yaklaşık %70 payla yapay zekanın küresel omurgasına dönüştü. 7 nanometre ve altı teknolojiler cirosunun %58'ini oluşturdu. Elektrikli araçta ise Çinli BYD, 2025'te elektrikli satışını %28 artırıp 2,26 milyon adede taşıdı, 1,64 milyonda kalan Tesla'yı geçerek liderliği devraldı. Anlaşıldı ki sanayinin ağırlık merkezi, sermaye birikimiyle teknolojik derinliğin buluştuğu yere kaydı.
Sanayide bu başarıların sağlandığı doğuda bankacılık sektörü söz konusu sermaye-yoğun teknoloji işbirliği tablosunun neresindeydi? İleri imalat yüksek ön yatırım, uzun geri dönüş ve ağır risk taşıyan bir iş artık. Böyle bir faaliyeti ancak uzun vadeli, sabırlı ve üretimle ilişkilendirilmiş sermaye besleyebilirdi. Çin'in sıçraması da tam buradan, kalkınma bankaları ve yönlendirilmiş kredi kanallarıyla sanayiye akıtılan düşük maliyetli finansmandan doğdu. Bankacılığın imalattaki asıl görevi kısa vadeli işletme kredisi vermek olmayıp yatırım malını, Ar-Ge'yi ve kapasiteyi fonlamaktı.
Aslında tüm bunlar bize en yüksek verimin bankanın salt aracı kalmadığı, riski paylaştığı noktada ortaya çıktığını anlatıyor. Çünkü faiz esaslı kredide banka üretim riskine girmeden sabit getiri ister. Bu yapı belirsizliği yüksek teknoloji yatırımlarını çoğu zaman dışlar. Üretim performansına bağlı ve kar-zarar ortaklığına dayalı finansman ise sermayeyi reel çıktının yanına yerleştirir. Kısacası verim, riskin fonlayan ile üretici arasında bölüşüldüğü yerde yükselir.
Tam buradan hemen yüzümüzü ülkemize çevirelim. Türkiye imalat katma değeriyle dünyanın ilk on beş ekonomisi arasına girdi ama teknolojik derinliği sığ kaldı. İSO 500'ün 2025 sonuçları bunu çıplak biçimde gösterdi. Yüksek teknolojili sektörlerin yarattığı katma değer payı yalnızca %7,6 oldu. Orta-yüksek ve yüksek teknolojili firmaların toplam payı %34'te kaldı. Ar-Ge harcaması 79,7 milyar liraya çıktı ama küresel rekabette son derece düşük olduğundan fayda etmedi. Çünkü yüksek kapasiteye ulaşmada sonuçları yüksek katma değere taşıyacak uzun vadeli yatırım finansmanının yokluğu meselesi yıllardır çözülemiyor.
Öncelik gayet açık. Kredinin vadesi uzatılmalı, teşvikte verimsiz alanlar terk edilip yüksek teknolojili imalata yönelmeli. Bunlar için de yatırım ve kalkınma bankacılığının sermaye tabanı güçlendirilmeli, sanayi yatırımlarındaki payı artmalı. Elbette bu çerçevede sermaye piyasasıyla bankacılığı birbirine bağlayan proje finansmanı, ortaklık temelli fonlar ve sukuk yaygınlaşmalı. KOBİ'lerin geleneksel kredi içindeki payı gerilerken açılan boşluk, risk paylaşımlı kanallarla doldurulmalı.
Burada kadraja girmesi gereken en önemli aktör, risk bölüşümü ve emek-sermaye ortaklığı merkezli bakış açıları eşsiz kıymete sahip olan, özel yapıları ve felsefeleriyle katılım bankaları olmalı. Özellikle de kamu sermayeli olanlar.
Son dönemde birleşmeleri konuşulan bu kurumlar bir araya getirilebilir, vizyon ve misyonları temel değerlerine uygun olarak tek çatı altında revize edilebilir ve çağın gerekliliklerinin yanında günümüz sorunlarına cevap verecek fikri devrimlerini gerçekleştirmeleri sağlanabilirse sanayimizin yüksek teknoloji dönüşüm yolculuğunda çok büyük bir başarı yakalanabilir...