Bazı insanlar hayatı boyunca görünmez bir tartının üzerinde yaşar.
Yaptıkları her şeyi, söyledikleri her sözü, girdikleri her ilişkiyi o tartının kefesine koyarlar. Bir tarafında “yeterli miyim?”, diğer tarafında “eksik miyim?” sorusu vardır. Ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, ne kadar sevilirlerse sevilsinler, o terazi bir türlü dengelenmez.
***
Çünkü insanın kendisiyle ilgili verdiği hüküm çoğu zaman bugün yazılmaz. O kararın ilk satırları yıllar önce, çocukluğun sessiz koridorlarında yazılmaya başlanır. Çocuk dünyaya geldiğinde kendine dair hiçbir fikri yoktur. Ne değerli olduğunu bilir ne de değersiz olduğunu. O, kendisini ilk kez bakım verenlerinin gözlerinde görür. Tıpkı berrak bir gölün kıyısına eğilip yüzünü seyreden biri gibi...
***
Eğer o göl sakin ve duruysa çocuk şunu görür: “Ben sevilebilir biriyim”, “Ben önemliyim”, “Ben olduğum halimle kabul ediliyorum.” Ama bazen o göl dalgalıdır. Bazen eleştiriler, bazen ihmal, bazen kıyaslamalar, bazen de hiç görülmemiş olmanın sessiz acısı suyun yüzeyini bozar.
Çocuk bu kez kendisini olduğu gibi göremez. Kırılmış bir aynaya bakar gibi parçalanmış görüntüler görür. “Demek ki yeterince iyi değilim.” “Demek ki bende bir eksiklik var.” “Demek ki değerli olmak için daha çok çabalamalıyım.”
***
İşte o andan sonra insan, değeri keşfetmeye değil, değeri kanıtlamaya çalışmaya başlar. Bazıları başarı peşinde koşar. Bazıları herkesi mutlu etmeye çalışır. Bazıları vazgeçilmez olmaya uğraşır. Bazıları ise kimsenin kendisini reddedemeyeceği kadar kusursuz olmaya... Ama fark etmez.
Çünkü susuzluk deniz suyu içerek giderilemez. İnsanın içindeki değersizlik hissi de dışarıdan gelen onaylarla tamamen doyurulamaz. Sorun, bugünkü başarıların az olması değildir. Sorun, yıllar önce iç dünyaya yerleşmiş olan o eski sesin hâlâ konuşuyor olmasıdır.
***
Belki de bu yüzden bazı insanlar övgü duyduklarında inanamazlar. Sevildiklerinde şüphe ederler. Başardıklarında bile kendilerini sahtekâr gibi hissederler. Çünkü içlerindeki çocuk hâlâ kırık aynaya bakmaktadır.
Oysa gerçek şu ki; Bir aynanın kırılmış olması, yüzünüzün kusurlu olduğu anlamına gelmez. Çocuklukta yaşananlar, kişinin kendisi hakkındaki hikâyesini etkileyebilir; ancak o hikâyenin son cümlesini belirlemek zorunda değildir. Bugün birçok yetişkin, çocukluğunda kendisine öğretilen değeri değil, kendisine yüklenen yaraları taşımaktadır.
***
Ve bazen iyileşmek; yeni bir insan olmak değil, yıllardır yanlış okunan bir hikâyeyi yeniden okumaktır. Belki de mesele kendimize değer katmak değildir. Belki mesele, yıllardır üzerini örttüğümüz değeri yeniden görebilmektir. Çünkü insanın değeri sonradan kazanılan bir şey değildir.
Değer, doğduğumuz gün içimize bırakılmış bir cevherdir. Hayat bazen o cevherin üzerini korkularla, hayal kırıklıklarıyla ve eski yaralarla örter. Ama üzeri örtülen şey kaybolmaz. Sadece yeniden keşfedilmeyi bekler.
Ve bazen bir insanın hayatındaki en önemli yolculuk, dünyanın herhangi bir yerine gitmek değil; yıllar önce kendisini kaybettiği yere dönüp, orada bıraktığı değer duygusunu yeniden bulmaktır.