Yurt dışında yaşayan Türklerin hikâyesi çoğu zaman başarı, cesaret ve yeni bir hayat kurma cümleleriyle anlatılır. Oysa gurbet, dışarıdan bakıldığında bir yolculuk gibi görünse de içeriden yaşandığında daha çok iki kıta arasına gerilmiş ince bir ipte yürümeye benzer. Düşmezsin, ama yere de sağlam basamazsın. İnsan en çok da böyle durumlarda yorulur; çünkü tehlike yoktur, fakat güven de yoktur.
Gurbetin ilk yıllarında insan kendini sürekli tetikte hisseder. Dilini kontrol eder, davranışlarını kontrol eder, ses tonunu bile kontrol eder. Bu hâl, kısa vadede uyum sağlamak için işe yarar; ama uzun vadede zihnin hiç kapanmayan bir alarm sistemi gibi çalışmasına neden olur. Kendi ülkesinde insan fark etmeden rahat nefes alır. Gurbette ise nefes alırsın ama ciğerlerin tam dolmaz. Bunun adı çoğu zaman stres değildir, adı konmamış bir gerginliktir.
Yurt dışında yaşayan birçok Türkün fark etmeden yaşadığı en derin psikolojik durum kimlik bölünmesidir. İnsan tek bir hayat yaşamaz hâle gelir. Evde başka biridir, işte başka, Türkiye’ye gidince başka, bulunduğu ülkede başka biri. Bu rol yapmak değildir; zihnin hayatta kalmak için geliştirdiği bir savunmadır. Fakat yıllar geçtikçe bu savunma bir soruya dönüşür:
***
Ben hangisiyim?
Aidiyet duygusu insan ruhunun görünmeyen omurgasıdır. O omurga zedelendiğinde insan yürüyebilir, çalışabilir, gülebilir ama içten içe dengesini kaybeder. Gurbet tam olarak böyle bir şeydir. Türkiye’ye gittiğinde değişmiş hissedersin, yaşadığın ülkede ise hâlâ yabancısındır. İnsan iki yere de ait hissedemediğinde, zihninin ortasında boş bir oda oluşur. Ve o oda en çok geceleri kendini hatırlatır.
Gurbetin en az konuşulan tarafı yalnızlık değil, anlaşılmamaktır. Yalnızlık bazen kalabalıkla geçer ama anlaşılmamak geçmez. Bir espriyi açıklamak zorunda kalmak, bir duyguyu çeviremeyip içinde tutmak, geçmişini anlatırken kelime bulamamak… Bunlar küçük şeyler gibi görünür ama insanın iç dünyasında birikerek ağırlaşır. Zamanla insan daha az anlatır, daha az paylaşır, daha az tepki verir. Dışarıdan bakıldığında olgunlaşmış gibi görünür; içeride ise sadece yorulmuştur.
***
Yurt dışında yaşayan Türklerin çoğunda görülen bir başka duygu da sürekli güçlü olmak zorunda hissetmektir. Çünkü geri çekilebileceğin bir çocukluk alanı yoktur. Kapısını çalıp hiçbir şey anlatmadan oturabileceğin bir ev yoktur. İnsan böyle durumlarda dayanıklı olur ama bu dayanıklılık çoğu zaman seçilmiş değil, mecbur kalınmış bir dayanıklılıktır. Güçlü görünmek, zayıf olabileceğin bir yer olmadığında öğrenilen bir reflekstir.
Zaman geçtikçe gurbetin en garip etkisi ortaya çıkar: insan hem değişir hem de değiştiğini kimseye anlatamaz. Türkiye’deki tanıdıkların seni eskisi gibi sanır, bulunduğun yerdekiler seni hiç eskisi gibi bilmez. Böylece insanın geçmişiyle bugünü arasında görünmeyen bir mesafe oluşur. Bu mesafe büyüdükçe insan şunu fark eder: Özlediği şey sadece memleket değildir, memleketteki hâlidir.
***
Psikolojik olarak gurbetin en ağır tarafı, kesin bir acı vermemesi ama hiç bitmeyen bir eksiklik hissi bırakmasıdır. Büyük bir kırılma yaşamazsın, fakat küçük kopuşlar birikir. Bir bayramda, bir telefon konuşmasında, bir hastalıkta, bir düğünde… İnsan fark etmeden içinden bir parça daha uzaklaşır. Bu yüzden gurbet, insanı bir anda değiştirmez. Her gün çok az değiştirir. Ve en zor olan da budur; çünkü ne zaman başladığını da ne zaman bittiğini de anlayamazsın.
SON SÖZ
Sonunda birçok gurbetçi aynı cümleyi kuracak noktaya gelir, ama çoğu bunu yüksek sesle söylemez: Ben başka bir ülkede yaşamıyorum. Ben iki hayatın arasında yaşıyorum. Ve insanın en çok yorulduğu yer, ne oralı ne de buralı olamamak, hep arada kalmaktır.