İşte AK Parti Sözcüsü Çelik'in açıklamalarından öne çıkan satır başları;
İlber Ortaylı'nın Cumhurbaşkanımızın kararıyla Fatih Camii hazinesine gömülmesi Fatih’i dünyaya doğru tanıtma ve gençlere doğru tanıtma açısından verdiği emeğin selamlanması bakımından da son derece kıymetli olmuştur. Aynı zamanda diğer alimlerimizle diğer merhum ulemayla yan yana yatacak olmasının da devlet millet hayatımız açısından işaret ettiği büyük değerler ve değerlendirmeler vardır. Hocamız tabii tarihi, kitlelere sevdirmekle daha çok anılıyor ama bir tarihçinin ötesinde gerçekten büyük bir mütefekkir kelimenin tam anlamıyla alim kelimenin tam anlamıyla üstad kelimenin tam anlamıyla bir vatan evladıydı.
Türkiye’nin değerlerinin korunmasında, Türkiye’nin evrensel dünyada doğru değerlendirilmesinde çok büyük katkısı oldu. Hepimiz öğrencilik yıllarımızdan itibaren eserlerini okuduk konferanslarını dinledik. Daha sonra bir büyüğümüz olarak çok daha yakınında sohbetlerinde bulunduk. Gerçekten Türkiye büyük bir değerini kaybetti.
"BÜYÜK BİR ALİMİ, BÜYÜK BİR DEĞERİ, BÜYÜK BİR HAFIZAYI KAYBETTİK"
Dün de Fatih Camii’nde çeşitli illerden gelen vatandaşlarımız, alimlerimiz, tarihçilerimiz, genç kardeşlerimiz, Türkiye’nin değerlerine sahip çıkanlara, Türkiye’nin nasıl sahip çıkacağını bir kere daha gösterdi. İşini, ilmini ciddi alanlara yöneltenlere ve hayatı doğru değerlendirenlere genç kardeşlerimizin nasıl sahip çıkacağını gösterdi. Muhterem ailesine buradan bir kere daha başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz.
Tabii öğrenciliğini yapmış, onu dinlemiş, sohbetinde bulunmuş herkes onun ailesiydi. Bütün Türkiye'nin başı sağ olsun. Büyük bir âlimi, büyük bir değeri, büyük bir hafızayı kaybettik. Dün Fatih Camii'nin haziresine defnedilirken Kırım'dan gelen toprak ve Gelibolu'dan gelen toprak mezarına eklendi. Orada üstüne son vazife olarak atılan, dualarla birlikte atılan toprak da onun ufkunun bir kere daha altının çizilmesi bakımından çok önemli oldu. Gerçekten çok üzgünüz. Cenab-ı Allah rahmet eylesin. Allah gani gani rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Ülkemiz bu tip değerlerden yoksun olmasın.
Tabii bir diğer taziyemiz de bir meslektaşınızın vefatı dolayısıyla. Savaş muhabirliği başta olmak üzere pek çok alanda Sabah Gazetesi'nin muhabiri Murat Keklikçi'ye de Allah'tan rahmet diliyoruz. Sizlere de hepinize başsağlığı diliyorum. Şu anda dünyanın çeşitli yerlerinde hakikati duyurmak için vazife yapan, zor koşullarda görev yapan bütün meslektaşlarınıza da buradan sevgilerimizi ve saygılarımızı iletiyoruz.
"HAZIRLIKLARIMIZ HER AN TAZE"
Geçen hafta tabii İstiklal Marşı'nın yıl dönümüydü. Dünyanın içinde bulunduğu hâle bakıldığında Türkiye ile ilgili çok çeşitli değerlendirmeler yapılıyor. Türkiye ile ilgili değerlendirmeler yapıldığında Türkiye nasıl davranır, nasıl hareket eder sorusu soruluyor. Tabii ki Cumhurbaşkanımızın dirayetli siyasetinin önderliğinde dış politikadan ekonomiye, sosyal alandan diğer tüm alanlara kadar çeşitli senaryolar ve dünyanın gidişatı üzerine çeşitli hazırlıklarımız her an var ve her an taze. Ama esas olan, tabii her zaman söylediğimiz gibi, milleti millet yapan ruhtur, milleti millet yapan değerlerdir. Onun için aslında dünyanın zor zamanlarında, karşımıza çıkan zorluklara, karşımıza çıkan meydan okumalara, hatta zaman zaman bize yönelen hadsiz tehditlere karşı en iyi vereceğimiz cevap merhum Akif'in İstiklal Marşı'dır. Ama her zaman dediğimiz gibi o ruh sayesinde geleceğe yürüyoruz. Ve o duayı da her zaman ediyoruz. Milletimiz için, devletimiz için, vatanımız için. Allah bu millete yeni bir İstiklal Marşı yazdırmasın. Bütün gayretimiz ve çalışmamız hep bunun için olacak.
Tabii dünya büyük bir savaş ortamından geçiyor ve dünya çok ciddi tehditlerle karşı karşıya. Bütün bunun içerisinde Cumhurbaşkanımızın, ülkemizin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk anısına verilen Atatürk Uluslararası Barış Ödülü'nü Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres'e takdim etmesini çok anlamlı buluyoruz. Çünkü birincisi, dünya giderek kuralların ortadan kalktığı kuralsız bir dünyaya doğru gidiyor. Bütün bu kuralsızlığın içerisinde Birleşmiş Milletler düzeni doğrudan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi ülkeler tarafından tahrip ediliyor, zemini ortadan kaldırılıyor, değerleri ortadan kaldırılıyor. Halbuki Birleşmiş Milletler'in temsil ettiği şey kurala dayalı bir düzendir. Adaletin ve barışın tesisi için uluslararası düzenin kurallara dayalı olarak işlemesidir. Her tarafta savaş tamtamlarının çaldığı, canavarca birtakım işlerin konuşulduğu, bir sonraki dünyanın kimin gücü kime yeterse anlayışına doğru ilerletilmeye çalışıldığı bir dönemde Sayın Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine Atatürk Uluslararası Barış Ödülü'nü vermesi Türkiye'nin kurallara ve değerlere dayalı uluslararası düzene bağlılığını, bunu desteklediğini ve bunun öneminin altını çizdiğini gösteren çok önemli bir yaklaşım olmuştur.
İRAN'DA ÜST DÜZEY YETKİLİLERİN HEDEF ALINMASI
Bugün İran ile ilgili olarak bütün olumsuz gelişmelere ek olarak yeniden üst düzey yetkililere suikast yapıldığı ve onların hedef alındığı haberleri geldi. Tabii burada bambaşka bir tablo çıkıyor. Amerika'dan yapılan açıklamalara baktığımızda Hürmüz Boğazı'nın kapatılması şeklinde İran'ın kendisini savunmasına dönük bir senaryonun gündeme doğru düzgün alınmadığı, hatta İran'ın uğradığı haksız ve hukuksuz saldırı karşısında yapacağı bazı şeylerin tahmin edilmediği şeklinde birtakım değerlendirmeler geliyor. Maalesef bunu geçmişte de gördük. Irak Savaşı'nda da yanlış istihbaratlar ve yanlış değerlendirmelerle çok büyük facialara yol açacak işler yapılmıştı. Sonradan ortaya çıktı ama çok büyük bedeller ödendi. Şimdi uluslararası hukuk açısından, kurala dayalı düzen açısından İran tamamen haksız, hukuksuz, hakkaniyetsiz ve gayrimeşru bir saldırıyla karşı karşıya. Burada rejimle ilgili sorunlar olduğundan bahsediliyor, güvenlikle ilgili sorunlar olduğundan bahsediliyor, nükleer konudan bahsediliyor, füze sisteminden bahsediliyor.
"BU GİDİŞİN SONU İYİ DEĞİL"
Bütün bunların çözüleceği yer müzakere masasıydı. Tam müzakere masası kurulmuşken ve müzakereler devam ederken bütün bunların yapılmış olması aslında barış iradesinin doğrudan hedef alındığı, müzakerelerin hedef alındığı bir tablonun ortaya çıkmasına yol açtı. Ondan sonrasında ise şu anda kaosu toparlamak için yeniden müzakere masasının kurulması gerekirken ve yeniden diplomasinin hayata geçirilmesi gerekirken maalesef yapılan şey daha çok ülkeden daha çok savaş gemisi istemek ve daha çok ülkeden daha çok savaş uçağı istemekten ibaret oluyor. Bu gidişin sonu iyi değil. Bu gidiş, bu işi başlatanların da kontrol edemeyeceği bir noktaya gelir. Bu işlere girerken bir karar verilir ama aynı şekilde çıkma kararı verildiğinde işin içinden çıkılmış olmaz. O yüzden hayatın her alanında temel ilke şudur. Bir çıkış planınız yoksa hiçbir işe girmeyeceksiniz. Hele uluslararası toplumu böylesine sarsacak, Hürmüz Boğazı meselesinden bölge barışını tehdit edecek gelişmelere kadar sonuçlar doğuracak bir iş karşısında böylesine bir tablonun ortaya çıkması, kız çocuklarının okullarda iki kere bombalanarak vurulması büyük bir felakettir. Ama daha büyük felaketlerden bir tanesi de şudur. Bunların yanına koyulacak şekilde İsrail'in bir devlet olarak suikast yöntemlerine başvurmasıdır. İsrail'in yaptığı bütün saldırılar gayrimeşrudur, haksızdır, hukuksuzdur, hakkaniyetsizdir ve vahşidir. Şimdi bir de buna hedef aldığı ülkeye dönük olarak suikastlerin gerçekleşmesi ekleniyor. Devlet nedir, örgüt nedir, devletin örgütten farkı nedir sorusu burada karşımıza çıkıyor.
Devlet organizasyonu bir terör örgütü gibi hareket etmeye başlarsa, devletle örgüt arasındaki alan muğlaklaşırsa bu suikastler vasıtasıyla maalesef dünyada çok kötü işlerin kapısı açılmış olur. O sebeple bir an evvel bu savaş durmalıdır. Müzakere masası kurulmalıdır ve bu müzakere masası temelinde bütün sorunların çözüleceği iradeyi dünya ortaya koymalıdır. Daha çok savaş gemisini oraya yığmak, Kızıldeniz Boğazı'na getirmek Kızıldeniz Boğazı'nın güvenliğini sağlamayacaktır. Yani bir ülkenin rejimini sevmiyorum diye bombalamak çok kötü işlerin kapısını açar. Dünyanın her tarafında bu olur ve bu dünyada hiç kimse için iyi olmaz. Artık ulusal barışla bölgesel barış, bölgesel barışla küresel barış arasında mesafe kalmamıştır. Bunlar iç içe geçmiştir. İsrail'in yerleşim alanlarını genişletme kararı hiçbir hukuki temeli olmayan işgalciliktir demiştik.
"İSRAİL LÜBNAN'I GAZZELEŞTİRMEYE ÇALIŞIYOR"
İşgal altındaki topraklara şimdi silahlı sivilleri sokarak oralarda gasp, Filistinlilerin malına el koyma gibi bir sürece girmesi Gazze'de yapılanların Batı Şeria'da devam ettirilmesi şeklinde bir tutumun ortaya konulduğunu gösteriyor. İsrail'e karşı dünya net bir tutum almadığı müddetçe bazı ülkelerin de bütün bunları İsrail'in kendini savunma hakkı var etiketi altında değerlendirmesi İsrail'i daha vahşi ve daha hukuksuz davranmaya teşvik etmiş oluyor. Dolayısıyla bu şekilde davrananların da bunda sorumluluğu vardır. Batı Şeria ile ilgili bu gelişmeler olurken İsrail net bir biçimde Lübnan'ı Gazzeleştirmeye çalışıyor. Aynı Gazze'ye yaptığı gibi önce Beyrut'un merkezinde komuta merkezlerini vuruyor, sivil altyapıyı vuruyor. Gazze'de yaptığı gibi önce hava gücüyle sistematik olarak zayıflatma, sonra karadan işgal etme tutumunu Lübnan'a da uyguluyor ve doğrudan sivillerin yaşadığı yerleşim bölgelerini hedef alıyor. Şimdiye kadar 800 bin kişi göç etti. Büyük bir insani facia söz konusu. Gazze'de Hamas'la mücadele ettiğini söyleyip sivilleri yok ediyordu. Lübnan'da da Hizbullah'la mücadele ettiğini söyleyip yine sivilleri yok etmeye, sivil altyapıyı askeri altyapıyla birlikte hedef almaya devam ediyor.
Dolayısıyla İsrail'in kendi kendisine birtakım kavramsal şemalar üretmesi ve kendi kendisine birtakım özdeşleştirmeler yapması esasında bugün adalet, hakkaniyet ve kurala dayalı düzen hakkında olumlu fikri olan herkesin hedef alınması anlamına geliyor. Bütün bu çerçevede söylemek istediğim konulardan bir tanesi de iç kamuoyumuzda kesinlikle ve kesinlikle bu meseleler değerlendirilirken mezhep tartışmalarından uzak durulması gerektiğidir. Bu mezhep tartışmalarını içimize kim sokuyorsa, diyelim ki İran ile ilgili konuyu değerlendirirken, diyelim ki Suriye ile ilgili konuyu değerlendirirken, diyelim ki Lübnan ile ilgili konuyu değerlendirirken buradaki aktörleri mezhep tartışması üzerinden değerlendiriyorsa bilelim ki bunlar çok tehlikelidir ve bir takım dış destekli, sosyal medyanın algoritmalarıyla da oynanarak gündemleştirilen, bizim bağışıklık sistemimizi zayıflatmaya çalışan gündemlerdir. Mezheplerle ilgili tartışmalar yüzyıllardır vardır. Bir takım siyasi olaylarda da bazı ülkelerin mezhepçi tartışmaları ve mezhepçi yaklaşımları görüldü. Bunlarla ilgili fikirlerimizi, eleştirilerimizi ve uyarılarımızı defalarca söyledik.
Sayın Cumhurbaşkanımız her zaman "Mesele Sünnilik veya Şiilik meselesi değildir. Mesele Müslüman olma meselesidir, Müslümanların birliğidir ve insanlığın barışıdır" temelinde yaklaşımını en güçlü şekilde ortaya koymuştur. Şimdi komşumuz İran haksız ve hukuksuz bir saldırıya uğrarken bütün bunun içerisinde durulması gereken yer birincisi Türkiye'nin milli güvenliği konusunda kararlı olmaktır. İkincisi bölge barışının korunması konusunda kararlı olmaktır. Üçüncüsü küresel barışı da tehdit eden ve kurala dayalı düzeni ortadan kaldırmaya çalışan bütün şer şebekelerine karşı durmaktır. Bütün bunun içerisinde tutup da mezhep tartışması açmak, mezhepler üzerinden ya da öne çıkan aktörlerin mezhepleri ve geçmişteki davranışları üzerinden bugün alınması gereken tavrın bağışıklık sistemini zayıflatmaya çalışmak ve bugün alınması gereken ilkeli duruşun zeminini tahrip etmeye çalışmak son derece yanlış bir yaklaşımdır. Bunun Türkiye'ye faydası yoktur. Komşu halklara ve kardeş ülkelere de bir faydası yoktur. Bu tartışmaların açılması son derece tehlikelidir. Sırf mezhebimizdendir diye, aynı mezhepteniz diye onun haksızlığına göz yummak siyasi mezhepçiliktir. Bugün mazlum olup da bizden farklı bir mezhebe sahip olduğu için onun yanında durmamak, onun hakkını savunmamak, sırf mezhebimiz farklı diye o mazlumun hakkını savunmamak da siyasi mezhepçiliktir. Bunları asla kabul edemeyiz, asla meşru göremeyiz ve ülkemizin içerisinde bu fitnenin sokulmasına asla müsaade etmemeliyiz.
"BİRİLERİNİN YANLIŞ POLİTİKALARINA GÖZ YUMMAK ZORUNDA DEĞİLİZ"
Bir diğer konu çeşitli bölge ülkelerine dönük saldırılar ve füzeler atılması konusunda da söyledik. Bunun yanlış olduğunu, komşu ülkelerin ve kardeş ülkelerin hedef alınmaması gerektiğini ifade ettik. Bunun çok başka sonuçları olacaktır. Doğru olan, bütün bölge barışını savunan kardeş ülkelerle birlikte ve bu savaşın çıkmasını istemeyen bütün kardeş ülkelerle birlikte hareket etmekti. Avrupa’da nitekim İspanya Başbakanı Sanchez gibi saygıdeğer siyasetçilerin ortaya koyduğu tutumla birlikte diplomasi masası, barış, adalet ve hakkaniyet temelinde bir inisiyatifin güçlü bir şekilde ortaya konulması gerekiyordu. Burada bu saldırganların dengelenmesi ve saldırganlara karşı bu bloğun ortaya çıkması gerekiyordu. Bunun da her zaman dünyadaki en güçlü sesi Cumhurbaşkanımız olmuştur. Cumhurbaşkanımızın dirayeti, Cumhurbaşkanımızın gücü ve Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu masa denklemi çeşitli olaylarda negatife giden süreçleri pozitife döndürme açısından son derece güçlü bir inisiyatif ortaya koymuştur ve dünyada alınmış sonuçları vardır. Bu durum test edilmiştir, denenmiştir ve sonuçları onaylanmıştır. Kurala dayalı düzen açısından bu yaklaşım son derece önemlidir. Dolayısıyla bunun yanlışlığını, gerekçesi ne olursa olsun ifade ettik. Komşu ülkeler hedef alınmamalıydı.
Ülkemize gelen füzelerle ilgili de şunu söylemek isterim. İran tarafı kendilerinin Türkiye’yi hedef alacak bir füze atmadığını söylüyor. Tabii bizim de gördüğümüz bazı şeyler var. Bunu çeşitli radar sistemlerinden görebiliyoruz. Dolayısıyla bütün bu tartışmayı şöyle bağlayalım. Eğer bu oradaki ayrı küçük bir unsurun kendi kendine yaptığı bir iş ya da yolunu şaşırmış, pusulasını şaşırmış bir yaklaşım ise şimdilik Türkiye burada duruyor. Ama aynı zamanda da Türkiye dünya üzerinde milli güvenliği açısından en hassas ülkelerden bir tanesidir. Milli güvenliğimiz erteleme kabul etmez. Pazarlık kabul etmez. Herhangi bir tenzilatı kabul etmez. Dolayısıyla biz bugün ateşi söndürmeye çalışırken birilerinin yanlış politikalarına da göz yummak zorunda değiliz. Bunu da herhangi bir şekilde kabul etmeyiz.
"TÜRKİYE’Yİ BU ATEŞİN İÇİNE SOKMAYA ÇALIŞAN BAZI YAKLAŞIMLAR GÖRÜYORUZ"
Tabii çeşitli yerlerde, özellikle birtakım siyonist çevrelerde Türkiye’yi bu ateşin içine sokmaya çalışan bazı yaklaşımlar görüyoruz. Türkiye bu ateşten tabii ki ana iradesi ve temel iradesi itibarıyla uzak duracaktır. Bugün Türkiye’nin bir barış adası, bir barış ülkesi, hakkın yanında duran, doğrunun yanında duran ve doğru diplomasi yapan bir ülke olma iradesi Cumhurbaşkanımız tarafından ve bütün kurumlarımız tarafından en güçlü şekilde korunmaktadır. Dolayısıyla bir barış arandığında, bir adalet arandığında, bir hakkaniyet arandığında o masayı kuracak kişi Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dır. O masanın kurulacağı yer de Türkiye’dir. Biz bütün bu denklemi genişletmeye çalışıyoruz. Bütün bu denkleme daha çok kişinin ve daha çok ülkenin katılımını sağlamaya çalışıyoruz. Onun için fevri davranışlardan ve komşu ülkeleri hedef alan yaklaşımlardan uzak durulması gerektiğini söylüyoruz. ABD ve İsrail’in haksız, hukuksuz, hakkaniyetsiz, gayrimeşru ve gayrisahih saldırısı karşısında barışı korumanın yolunu güçlü ve canlı tutmaya çalışıyoruz. O sebeple bunun yayılmasına dönük her şeyin tabii ki karşısında olacağız.
"KÜRT KARDEŞLERİMİZİN ADINI BU İŞE KARIŞTIRMAYA ÇALIŞIYORLAR"
Diğer bir konu İran’daki Kürt kardeşlerimizle ilgilidir. Şimdi birtakım siyonist yayın organlarında İran’daki Kürtlerin İran rejimine karşı ayaklanacağı ve İran rejimine karşı tutum alacağı şeklinde bazı değerlendirmeler görüyoruz. Aynı zamanda kendi kaynaklarımızdan da İsrail’in bölgedeki bazı unsurlara baskı yaptığını biliyoruz. Bununla ilgili net bilgiye sahibiz. Bir kere şunu ayırt etmek gerekir. İran’daki Kürt kardeşlerimiz ile orada bazı siyonist çevrelerle yakın ilişki içerisinde olan ve kendisinin Kürtleri temsil ettiğini söyleyen bazı örgütleri ayırt etmek gerekir. Dolayısıyla batıda yapılan yayınlarda “Kürtler şöyle yaptı, Kürtler böyle yaptı.” diyerek bu örgütlerle İran’daki Kürt kardeşlerimizi özdeşleştirme ve aynı zemine koyma çabası olduğunu görüyoruz. Manşetler öyle atılıyor, altyazılar öyle geçiliyor. O örgütlerden bir tanesinin önde gelen isimlerinden biri, adı lazım değil, İsrail’le yakın olmak istediklerini ve bu dönemde İsrail’le aynı politikalara destek vereceklerini ifade ediyor.
Birincisi, dediğim gibi İran’daki Kürt kardeşlerimizin hiçbir şekilde böylesine bir dönemde siyonist bir saldırganlığın tarafında olması söz konusu değildir. Oradaki kardeşlerimiz yüzyıllardır asaletle kendi geleneklerini ve kültürlerini koruyarak hayatlarını devam ettiren kardeşlerimizdir. Söylediğimiz gibi İran’da bu savaş çıkmadan önce de söylüyorduk. Ciddi siyasi sorunlar var, sistemik sorunlar var, devlet ve toplum ilişkisinde sorunlar var. Ama bunlar İran’ın iç dinamikleriyle çözülmelidir. Dış müdahaleyle değil. Şimdi dış müdahaleyle kendi siyonist yaklaşımlarına uygun bir rejim getirmek üzere çabaladıklarını söyleyenler Kürt kardeşlerimizin adını bu işe karıştırmaya çalışıyorlar. Oradaki sağduyulu Kürt kanaat önderlerinin bundan uzak durmasını çok sağduyulu bir yaklaşım olarak değerlendiriyoruz. Kendilerine ve oradaki Kürt kardeşlerimize buradan selamlarımızı ve saygılarımızı gönderiyoruz. Bazı örgütlerin, PEJAK ve KOMALA gibi örgütlerin ise İsrail tarafına doğru kayması maalesef geçmişte yaşanan ve bilinen akıbetin tekrar yaşanması anlamına gelecektir. İran’ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine karşı olan her şeyden uzak durulması gerekir.
"TÜRKİYE HİÇ KİMSENİN PROVOKASYONUNA GELMEZ"
Türkiye’yi belli bir çatışmanın içine çekmek isteyenlerin kurmaya çalıştığı siyonist denklemin de farkındayız. Dediğim gibi Türkiye hiç kimsenin provokasyonuna gelmez. Kimsenin çatışmasının ya da vekalet savaşının parçası olmaz. Milli güvenliğini koruma konusunda dünyada en hassas ülkelerden biridir ve bunu yerine getirme konusunda bedeli ne olursa olsun gereğini yapacağını söyleyen ülkelerin başında gelir. Türkiye bunu ispat etmiştir. Dolayısıyla esas olan Türkiye’nin bu gücünü barış masasının kurulması için kullanmasıdır. Cumhurbaşkanımız şimdiye kadar diplomasi masasının güçlenmesi için bu gücü kullanmıştır ve kullanmaya devam etmektedir. Durduğumuz yer burasıdır. Allah göstermesin, milli güvenliğimizle ilgili bir sıkıntı olduğu zaman bunun gereklerinin yerine getirilmesi konusunda tereddütsüz olduğumuz da bilinmektedir. Dolayısıyla egemenlik haklarımızı korumak konusunda son derece hassasız. Aynı zamanda da kurulan kumpasların hepsinin farkında olduğumuzu ifade etmek isterim. Bizi birilerinin egemenlik haklarımızı korumak adına bir kumpasa çekmesine ya da kumpaslar üzerinden egemenlik haklarımızla ilgili bir tartışma açılmasına müsaade etmeyiz. Egemenlik haklarımız ve milli güvenliğimiz kendi öz dinamiklerimizle değerlendirdiğimiz bir konudur.
Diğer bir konu ise çeşitli politikalar vesilesiyle iki devlet tek millet olduğumuz Azerbaycan’la aramızı açmaya çalışanların varlığıdır. Tabii ki iki ayrı ülkeyiz ve her politikamızın aynı olması gerekmiyor. Ama Azerbaycan’la ebedi bir kardeşliğimiz vardır. Bunun adını da iki devlet tek millet olarak koymuşuz. Aradaki politika farklarını tabii ki tartışırız. Kurumlarımız ve Sayın Cumhurbaşkanımız ile Sayın Cumhurbaşkanı Aliyev arasında düzenli ve kardeşane görüşmeler her zaman devam etmektedir. Ama Türkiye ile can Azerbaycan’ı karşı karşıya getirmeye çalışan kampanyaları elimizin tersiyle bir kenara attığımızı ifade etmek isterim.
Son olarak arkadaşlar. Yunanistan’ın gayri askeri statüdeki adaları silahlandırmasının yanlış olduğunu söylemiştik. Aynı şekilde Rum kesiminin İsrail’le yakın iş birliğinin Doğu Akdeniz’de istikrarsızlık ürettiğini de görüyoruz. Şimdi bazı Avrupa Birliği ülkeleri Rum kesiminin güvenliğini korumak adına oraya savaş gemisi göndereceklerini ya da orada çeşitli şekillerde görünürlüklerini artıracaklarını söylüyorlar. Avrupa Birliği, Rusya-Ukrayna savaşında güvenlik değerlendirmeleri ve güvenlik vizyonu açısından ne kadar etkisiz olduğunu net bir şekilde göstermiştir. Şimdi Doğu Akdeniz’de bu karmaşa varken Rum kesiminin şımarıklıklarının ya da birtakım siyonist ittifakların peşine takılarak Akdeniz’de daha fazla istikrarsızlık yaratacak adımlardan veya görünürlüklerden mutlaka uzak durulması gerekir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarının ve menfaatlerinin korunması konusunda garantör ülke olarak Türkiye’nin tereddütsüz hareket etme kabiliyeti olduğu zaten net bir şekilde bilinmektedir.
ADALET BAKANI AKIN GÜRLEK'İN MAL VARLIĞINA İLİŞKİN İDDİALAR
Sayın Özel günlerdir bu konuyla ilgili bir açıklama yapacağını söylüyor. Fakat sürekli olarak bildiğiniz gibi açıklamanın tarihini de erteledi. Bu durum Cumhuriyet Halk Partisi içinde halen görev yapan milletvekilleri ve çeşitli Cumhuriyet Halk Partililer tarafından da eleştirildi. Üç gün sonra diyor, beş gün sonra diyor, bir hafta sonra diyor. Adalet Bakanımızı ne için hedef aldığını biliyoruz. İkincisi açıklamada da var zaten. Bakanımız tarafından yapılan açıklamada da bütün devlet görevlilerinin düzenli olarak mal varlıklarını bildirdiği ifade edilmiştir.
Biz defalarca Özgür Özel’in kendisinin önüne konulan bir iddia silsilesini büyük bir icat gibi okuduğunu, sonrasında da bunun her seferinde yalan tarafına düştüğünü pek çok konuda gördük. O sebeple şunu söyledik. İlk başlarda diyorduk ki Cumhuriyet Halk Partisi için mutfakta biri var herhalde. Yani bu kadar yanlış iddiaların çeşitli konularda ortaya atılması gerçekten dikkat çekici. Birçok konuda, geçenlerde bir kısmını saymıştım, şimdi tekrar saymayayım. Dış politikadan iç politikaya kadar hemen her konuda. En son bölgede savaş var, her taraf yanıyor. Tutmuş bir kişi Türkiye’nin savunma sanayisini hedef alıyor, o da Özgür Özel. Şimdi Yunanistan’da bir siyasetçinin Türkiye’nin savunma sanayisini hedef almasını anlarsın. Etrafımızda bizi rakip olarak gören bir ülkenin Türkiye’nin savunma sanayisini hedef almasını anlarsın. Bu iş niye Özgür Özel’e düşüyor. Her zaman söyledim. Burada şöyle bir şey var. Bu kadar köklü bir partide orijinal bir siyaset üretilemiyor. Kendine has bir siyaset yok. Cumhuriyet Halk Partisi kendi gündemine hâkim değil. Kes, kopyala, yapıştır gündemiyle hareket ediyor. Burada mal varlığıyla ilgili olarak Sayın Bakanımız daha önce de söylenenlere cevaplarını verdi. Bunların hepsi Özgür Özel tarafından iddia edilen, herhangi bir belge ve delil ortaya konulmayan, havada kalan iddialardır. Şimdi de Sayın Bakanımız hem yargıya gideceğini hem de bütün bu söylenenlerin yalan olduğunu bir kez daha ifade etti. Burada Özgür Özel’e tavsiyem şudur. Gerçekten bir siyasetçinin Cumhuriyet tarihinde sahip olduğu bir rekor vardır. Bu rekoru kimse kıramayacak. Silgisi kaleminden önce biten tek siyasetçi. Bu kadar büyük bir durum söz konusu. O kadar çok yanlış yapıyor ki sürekli silgi kullanmak zorunda kalıyor. Korkum şudur. Bu kadar yalan siyasetine sarıldığı için, yani bizim rakibimiz ama Cumhuriyet Halk Partisi’ne gönül veren vatandaşlarımıza duyduğumuz saygı gereği Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal varlığına da saygı duyuyoruz. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’ne gönül veren vatandaşlarımıza saygı duyuyoruz. Ama özellikle o vatandaşlara söylüyorum. Özgür Özel’in silgisi sürekli kaleminden önce bitiyor. Bu gidişle Cumhuriyet Halk Partisi’ni de tarihten silecek. Bu kadar çok silgi kullandığı için. Yani bir bakanla ilgili ya da bir siyasetçiyle ilgili bir iddia ortaya koyduğu zaman, yine bakanımızın açıklamasında söylediği gibi, varsa bir delili ve belgesi gitsin yargıya. Bu kaçıncı defadır aynı şeyi söylüyor. Geçmişte başka bakanlarımızla ilgili de pek çok bakanımız hakkında tamamen dedikodu niteliğinde açıklamalar yaptı. Zaten grup kürsüsünden konuşurken de bu böyledir demiyor. Bana böyle dediler diyor. Böyle diyorlarmış diyor. Böyle duydum diyor. Burası magazin derneği değil. Magazin dünyasına saygımız var. Onların işinin kendine göre bir dengesi vardır. Ama siyasetin de kendine göre bir dengesi vardır. Bunları birbirine karıştırmamak gerekir. Onun için bugün de Adalet Bakanımızla ilgili söylediği şeylerin hiçbirinin bir zemini yoktur. Özgür Özel bizim arkadaşlarımızın mal varlığıyla uğraşacağına, bu temelsiz iddialar temelinde konuşacağına, kendi partisindeki arkadaşlarının gündeme getirdiği ve diğer Cumhuriyet Halk Partililerin mal mülk ilişkileriyle ilgili ortaya koyduğu bu gayrimeşru ilişkilerle ilgilensin. Bir kere daha söyledik. İddianamede yer alan birçok husus aslında daha önce Cumhuriyet Halk Partili siyasetçilerin yine Cumhuriyet Halk Partili siyasetçiler hakkında gündeme getirdiği iddialardır. Bunun üzerine de başsavcılık anayasal ve yasal görevini yapmış, harekete geçmiştir. Sonrasında da delillendirdiği konuları iddianame olarak ortaya koymuştur. Ama bu tartışmalar nereden başladı. Türkiye’deki en büyük yolsuzluk tartışması nereden başladı. Cumhuriyet Halk Partili siyasetçilerin diğer Cumhuriyet Halk Partili siyasetçiler hakkında ortaya attığı iddialarla başladı. Özgür Özel diyebiliyor mu ki ben bunlara kefilim. Veya bunlara cevap veriyor mu. Kimin ne malı var, nerede ne mal varlığı var onunla uğraşacağına kimin gayrimeşru ve gayri kanuni yollarla mal elde ettiğine baksın. Bunlarla ilgilensin. Defalarca bizim birçok arkadaşımızla ilgili olarak bunu söylüyor. Bir siyasi partinin bu hâle düşmesi gerçekten acı verici bir durumdur. Biz her zaman söylüyoruz. Elinde bilgi ve belge olan ilgili kurumlara gitsin. Onun dışında yalan siyasetiyle gündemi meşgul etmesin. Böylesine bölgenin ve dünyanın gündemi varken Özgür Özel’in bu temelsiz iddialarla uğraşması gerçekten bizim için bir zulüm hâline geliyor. Ama mecburen konuştuğu için biz de cevap vermek zorunda kalıyoruz. Bir kere daha yalan siyasetiyle karşı karşıyayız.
MİLLİYET





