Haziran güneşinin Antalya semalarında tüm sıcaklığıyla hüküm sürdüğü, Akdeniz’in o tanıdık nemli esintisinin sokakları sardığı bir cuma sabahındayız. Bugün kentte bambaşka bir heyecan var. Aylardır sabahın ilk ışıklarıyla yollara düşen, sıralarda dirsek çürüten, sınav stresiyle koşturan binlerce çocuk ve genç için o büyük an geldi. Karneler alınıyor, uzun yaz tatilinin kapıları ardına kadar aralanıyor.
***
Bir gazeteci gözüyle bu kenti izlerken, her eğitim-öğretim yılı kapanışında aynı şeyi düşünürüm. Antalya’da yaz tatili demek, sadece deniz, kum ve güneşten ibaret bir dinlenme süreci olamaz, olmamalıdır. Bu kent, tarihiyle, doğasıyla ve aslında en çok da sokaklarıyla yaşayan, çocuklara devasa bir sınıf sunan açık hava müzesi gibidir.
Fakat madalyonun bir de diğer yüzü var. Çocuklarımızı okul duvarlarının dışına, kentin sokaklarına uğurlarken onlara ne kadar özgür ve güvenli alanlar bırakabiliyoruz?
***
Sokaklar Çocuklarındır (ya da öyle olmalıdır)
Tatilin başlamasıyla birlikte binlerce çocuk, tabletlerin ve bilgisayar ekranlarının başından kalkıp kendini dışarıya atmak isteyecek. İşte tam bu noktada, Antalya’nın kentsel yapısı ve kamusal alanları devreye giriyor. Bir çocuğun tatili doya doya yaşaması; mahallesindeki parkta güvenle koşabilmesi, geniş kaldırımlarda dondurmasını yerken rahatça yürüyebilmesi ve karşıdan karşıya geçerken korku yaşamaması demektir.
***
Antalya, yürümeyi ve keşfetmeyi seven bir şehir. Kaleiçi’nin dar sokaklarındaki o tarihi dokuyu solumak, Konyaaltı sahili boyunca yürümek ya da Milli Egemenlik Caddesi gibi kentin merkezindeki ana damarlarda adımlamak bu şehrin çocukları için en büyük lükstür.
***
Ne yazık ki son yıllarda kentsel alanların, yaya yollarının ve kaldırımların işgali, en çok da bu şehrin geleceği olan çocukların hareket alanını kısıtlıyor. Bir çocuğun özgürce koşturması gereken yaya yolları ticari alanlara, taksi bekleme noktalarına ya da plansız araç parklarına teslim edildikçe, çocukların tatil sevincini dört duvar arasına mahkum etme riskiyle karşı karşıya kalıyoruz.
***
Yerel yönetimlerin ve kent sakinlerinin bu tatil döneminde en büyük sorumluluğu, sokakları asıl sahiplerine; yani yayalara ve çocuklara geri vermek olmalıdır. Unutmayalım ki, kaldırımları ve parkları güvenli olmayan bir şehirde, tam anlamıyla huzurlu bir tatilden söz edilemez.
***
Gelelim karnenin getirdiği o karmaşık duygulara. Bugün bazı evlerde sevinç çığlıkları atılırken, bazı evlerde beklenen notların gelmemesinin getirdiği burukluk yaşanabilir. Unutulmamalıdır ki, rakamlar çocukların sadece akademik bir dönemini ölçer; onların hayal güçlerini, vicdanlarını, insan sevgisini ve hayata karşı meraklarını ölçmeye yetmez.
***
Bu tatilde anne ve babalara düşen en büyük görev, çocukları not baskısından uzaklaştırıp Antalya’nın sunduğu o eşsiz güzelliklerle buluşturmaktır. Mesela Düden ve Kurşunlu Şelaleleri’nin serinliğinde bir gün geçirmek, çocuklara doğa bilincini aşılamak için en güzel fırsattır.
***
Perge Antik Kenti’nde ya da Antalya Müzesi’nde yapılacak küçük bir yürüyüş, kitaplarda görülen tarih derslerini canlandırmaya yetecektir. Veyahut kentteki yerel kültür merkezlerinin, kütüphanelerin ve yaz atölyelerinin takip edilmesi, çocukların zihinsel olarak zinde kalmasını sağlayacaktır.
***
Antalya, her sokağında ayrı bir hikaye barındıran, Akdeniz’in incisi bir kent. Bu cuma günü itibarıyla okullarından çıkan evlatlarımızın, bu şehrin sokaklarında güvenle büyümesini, adımlamasını ve çocukluklarını doya doya yaşamasını temenni ediyorum.
KUTU
GÜZEL BİR TATİL DİLEĞİYLE
Tüm öğrencilere, yoğun bir dönemi geride bırakan fedakar öğretmenlere ve velilere sağlıklı, huzurlu, sokaklarında özgürce yürünebilen, neşe dolu bir yaz tatili diliyorum. Karneniz ne olursa olsun, önünüzdeki yaz mevsiminin tadını çıkarın; çünkü hayat, keşfedilmeyi bekleyen en büyük okuldur.