Lider Gazetesi’nin değerli okurları, ‘Türklerde defin uygulamalarını’ konu aldığımız yazı dizimizde, ağaç dallarına terk edilen bedenlerden, ateşin harlı nefesine bir yolculuk yaptık. Bu hafta da kadim zamanların en ilgi çekici uygulaması olan “Suya Gömme” konusunu ele alacağız. Şüphesiz tarihin tozlu sayfalarını araladığımızda, eski Türklerin ölümle olan bağının sadece toprağa kazılan bir mezardan ibaret olmadığını görürüz. Onlar için ölüm, bir yok oluş değil; ruhun Gök Tanrı’ya, doğaya geri döndüğü kutsal bir yolculuktu. Bence bu yolculuğun en sessiz, en derin ve belki de en az konuşulan ritüeli ise suyun kalbine doğruydu.
***
Bugün birçoğumuz eski Türklerin ölü gömme adetlerini düşündüğümüzde akla ilk gelen görselin kurganlar, atıyla gömülen savaşçılar ya da balballar olduğunu biliriz. Oysa bozkırın evlatları, hayatın kaynağı olarak gördükleri suya da kutsal bir misyon yüklemişlerdi. Bazı boylarda ve özel durumlarda uygulanan "suya gömme" geleneği, ölümün ve yaşamın aynı kaynaktan beslendiğine olan sarsılmaz inancın bir tezahürüydü.
***
Peki, Türkler neden canlarından bir parçayı akarsuların, göllerin serin sularına emanet ederlerdi; bu gizemli yöntemin ardında nasıl bir sır saklıydı? Şüphesiz bu sorunun cevabı, hem asil bir koruma içgüdüsünde hem de köklü bir inancın derinliklerinde gizliydi. Bilhassa önemli kişilerin mezarlarının hain ellerce soyulmasını, hırpalanmasını önlemek ve ebedi istirahatgahın gizliliğini muhafaza etmek için suyun erişilmezliği bir zırh olarak seçilmişti.
***
Ne var ki bu dünyevi tedbirin ötesinde, uygulamanın asıl amacı, Türklerde suyun kutsallığına olan inançtan ileri gelmekteydi. Zira daha önceki yazılarımızda da bahsettiğimiz gibi, eski çağlardan beri Türklerde ölüm ve su arasında bir ilişki olmasıdır. Türkler açısından insanı var eden ilk unsur sudur. Türk mitolojik sisteminde su, evrenin hem başlangıcı hem de sonudur. Diğer bir deyişle evreni oluşturan ve insanı var eden ilk unsur su olduğu gibi onu yok edecek olan unsur da sudur. Mezar yeri olarak ırmak kaynaklarının veya ırmak kenarlarının tercih edilmesi bu ilişkiyi gösteren bana göre en derin kanıttır.
**
Seyyahların verdiği bilgilere göre Hazar ve Oğuzlar gibi Türk halkları, önce ırmak yatağını değiştirmiş ve ölüyü bu ırmak yatağında açılan mezara defnetmişlerdir. Sonrasında ise ırmağı eski yatağına çevirmiş ve mezarı sular altında bırakmışlardır. Bir rivayete göre Atilla da bir ırmağa gömülmüştür. Konunun uzmanlarınca, cesedi ırmağa gömme geleneğinin genellikle Aral-Hazar Denizi bölgesi Türklerinde uygulanan bir yöntem olduğu ifade edilir. Buradaki amaç, ölünün günahlarından arınması, temizlenmesidir.
***
Türklerde ölüm anlayışının yaşamla birlikte ele alındığı, ölümün yok oluştan ziyade yaşamın devamı, sadece bir yer değiştirmeden ibaret olarak algılanması o kadar kabul görmüş bir düşüncedir ki, ölüm adlandırmalarında bile kök olarak aynı kaynaktan beslenmektedir. Şöyle ki; ölüm öl kökünden türetilmiştir. Etimolojik kökeni itibariyle incelendiğinde “öl” ıslak, yaş anlamına gelir. Bu anlamların her birinin su kaynaklı olması ve bu kapsamda; “ölmek” fiilinin kök anlamının su olması, suyun da hayat anlamına gelmesi nedeniyle, ölümün anlamı hayat bulmak şeklinde ifade edilebilir. Bu nedenle Türkler için ölmek, yeni bir hayata geçmek şeklinde değerlendirilmektedir.
***
Sevgili okurlarım, işte bu yüzden bugün bir nehrin kıyısında durup suların çağlayışını dinlediğimizde işittiğimiz ses, yalnızca tabiatın nidası değildir; belki de bin yıl evvel bozkırın rüzgârıyla savrulup o sulara emanet edilmiş bir atanın fısıltısıdır. Yeryüzünün kutlu coğrafyasında, coşkun aksuların şefkatli koynunda uyuyan ataların ruhu şad olsun. Onlar artık kara toprağın bağrında değil, akan zamanın ve suyun ta kendisinde, ebediyen çağlamaya devam ediyorlar.