İnsan kaynağı ya da bir başka deyişle beşerî sermayesini verimli kılamayanları bekleyen son, tarihe karışmak olacaktır.
Yeryüzünün benzersiz hazinelerine sahip ülkemiz açısından da en büyük güvence hiç şüphesiz genç nüfusumuzdur.
Gençlerimizi çağın ötesine hazırlamak ise her vatansever için en zaruri görevlerin başında gelmektedir.
‘Vatanını en çok seven kimdir?’ diye sorulsa cevaplardan biri muhakkak ki ‘gençlere en çok önem veren’ olacaktır.
Peki, gençlere en çok önem vermesi gerekenler kimdir?
Elbette ilk sırada aileler gelmektedir. Ardından toplum ve en sonunda sistem…
Ailesinin önemsemediğini toplum benimser mi? Toplumun benimsemediğini sistem kabul eder mi?
Dolayısıyla merkezden çevreye kimliğimizin, kültürümüzün, medeniyetimizin kısacası ülkemizin geleceği olan gençlere gereken değeri ve yetişmeleri için gereken özeni hep birlikte göstermeliyiz.
***
Türkiye’de birçok alanda toplumun önden gittiğini kamunun onu takip ettiğini görürüz. Son dönemde yükseköğretimde sevindirici bir şekilde kamunun önde olduğuna şahitlik ediyoruz.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) birtakım adımlar atarak ‘geleceğin planlandığına’ dair umutları yeşertiyor.
Geçen hafta ‘Yükseköğretimde Mesleki Eğitimin Yaygınlaştırılması’ adlı bir toplantı gerçekleştirildi.
Bursa’nın da aralarında bulunduğuKonya, Gaziantep, İstanbul, Kocaeli, İzmir ve Ankaraoluşan 7 il pilot olarak seçildi.
Yükseköğretimde uygulamalı eğitimi yeniden yapılandıran, uzun dönemli ve sektör odaklı yeni model için kapı aralandı.
Toplantıda konuşan YÖK Başkanı Erol Özvar’ın şu sözleri çık kıymetliydi:
“Bizim kaybedecek bir tane bile gencimiz yok. Her birini kazanmak zorundayız. İşte mesleki eğitim bunun yollarından bir tanesi.”
Özvar’ın akademisyenlere yaptığı çağrı da yabana atılır cinsten değildi:
“Mesai arkadaşlarımdan en büyük beklentilerimden bir tanesi, üniversitelerinizde bulunan meslek programlarına, meslek programlarında okuyan gençlere daha fazla sahip çıkmanız. Fakültelere gittiğiniz kadar meslek yüksekokullarının her birine de ayrı ayrı gitmek zorundasınız.”
Yeni modelin tarifi açısından ise Özvar şunları söyledi:
“Uzun dönemli, işyeri temelli mesleki eğitim anlayışıyla ön lisans ve lisans programlarında bir ya da iki dönemi kapsayan uygulamalı eğitim modellerini devreye alıyoruz. Bu modelle hedefimiz, öğrencinin teorik bilgiyi üretim ortamında deneyimlemesi, sorumluluk alması, üretim süreçlerine dahil olması ve mezuniyet sonrasında adaptasyon süresi yaşamadan istihdama katılmasıdır. Bu yalnızca öğrenciler açısından değil aynı zamanda sektörün verimlilik artışı ve nitelikli iş gücüne erişimi açısından da kritik bir kazanımdır.”
***
Özvar dün de Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Yükseköğretim Meclisi istişare toplantısında vakıf üniversiteleri temsilcileriyle bir araya geldi.
Özvar’ın bölüm kontenjanları hakkında açıklamaları öne çıktı:
“Devlet üniversitelerindeki kontenjan azaltma uygulaması, 2026 yılından itibaren vakıf üniversitelerimiz için de geçerli olacak. Hukuk, psikoloji, eczacılık, diş hekimliği ve mimarlık başta olmak üzere bazı programların kontenjanları vakıf üniversitelerinde de değişen oranlarda azaltılacak.”
Yükseköğretimde kararların gündelik değil çok boyutlu ve ileriye dönük bir bakış açısıyla alındığını vurgulayan Başkan Özvar, şöyle dedi:
“Hangi alanlarda insan kaynağı ihtiyacının arttığını, hangi mesleklerde doygunluğa ulaşıldığını ve hangi alanların gelecekte stratejik önem kazanacağını sürekli olarak analiz etmekteyiz. Kontenjan politikalarımızın temelinde bu kapsamlı değerlendirmeler yer almaktadır.”
***
YÖK Başkanı Erol Özvar’ın bu açıklamaları sonrası heyecanlı bir merakla Mudanya Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Gıyasettin Bingöl’ü aradım.
Nihayetinde Mudanya Üniversitesi, kentimizdeki tek vakıf üniversitesi olarak akademi dünyasında kısa sürede önemli bir yer edinerek bir Bursa markasına dönüştü…
Arandığında ulaşılabilen nadir iş insanlarından olan Bingöl, YÖK’teki malum toplantıda olduğunu belirtti. Toplantı çıkışında arayan Bingöl’e, YÖK’ün bu yeni adımlarının Mudanya Üniversitesi’ne haliyle de Bursa’ya nasıl yansıyacağına sordum.
YÖK’ün kontenjanları azaltıyor görünse de aslında bir o kadar da yeni kontenjan açtığına işaret eden Bingöl, şu değerlendirmede bulundu:
“Kontenjanlar Türkiye’nin ihtiyacı olan alanlara uygun şekilde belirleniyor. Bir taraftan kısarken başka bir taraftan yeni kontenjanlar oluşturuyor.Aslında örgün öğretimde toplam kontenjanlarda bir düşme yok. Örneğin ‘yeşil’ ve ‘dijital’ dönüşüm becerilerine odaklı bir politikayla yeni programlar tanımlanıyor. Mesela geçen yıl 20 üniversitede ‘yapa zekâ mühendisliği’ bölümleri açıldı.”
YÖK’ün bu kararları, Türkiye’nin nüfus dinamiklerini, bölgesel hedeflerini ve ihtiyaçlarını dikkate alarak uyguladığını belirten Bingöl, YÖK’ün verdi mesajları aldıklarını ve Mudanya Üniversitesi olarak ‘yapay zekâ’, ‘siber güvenlik’, ‘robotik’, ‘nanoteknoloji’gibi alanlarda dahil olmak üzere çok sayıda yeni bölüm için müracaatta bulunduklarını açıkladı.
Bölgesel olarak bilinirlik ve görünürlükte Mudanya Üniversitesi’nin kısa sürede önemli bir güce eriştiğinin altını çizen Bingöl, “Ayrıca YÖK’ün üniversiteler için karne niteliği taşıyan indekslerinde de Mudanya Üniversitesi çok hızlı bir şekilde yukarıya doğru tırmanıyor. Yeni bölümlerle birlikte çok daha hızlı bir şekilde yükselecek” değerlendirmesinde bulundu.
Aynı zamanda Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO) Meclis üyesi olan Gıyasettin Bingöl’ün BTSO Meclisi’nde ‘doğum oranının düşmesiyle’ ilgili değerlendirmeleri dikkat çekmişti.
YÖK istişare toplantısında sadece kontenjanların değil yabancı öğrencilerden akademik ilerlemeye birçok konunun ele alındığını belirten Bingöl, BTSO Meclisi’nde dile getirdiği ‘doğum oranı’ gerçekliğini bu toplantıda da ifade ettiğini ve tartışıldığını söyledi.
***
Konuyla ilgili her yazıda ve sohbette ifade ediyorum, Türkiye’nin sanayide üretim gücünü ‘Yüksek Katma Değerli’ kılmasını ve artık ‘yüksek teknolojili ürünler’ üretmesini hepimiz istiyoruz.
Fakat bu iş, yalnızca parayla olmuyor. Yüksek teknoloji için halen en önemli unsur yetişmiş insan kaynağıdır.
Bugün sektörel gerçekliğimizi resmeden de aslında sermayemizin yeterliliğinden öte işgücümüzün niteliğidir. Gençlerimizi nasıl hazırlarsak geleceğimiz de o şekilde vücut bulacaktır.
Burada şerh düşülmesi gereken,‘gerçekleşmiş geleceğe adapte olmaya mı çalışmalıyız yoksa yeni bir gerçeklik mi inşa etmeliyiz’ ikilemidir.
‘Geç kalınmışlık’ hissine kapılmadan fakat çok da zamanımız olmadığını bilerekten hem bugünü yakalamalı hem de yeni olanı biz dünyaya sunmalıyız. Bunu yapabiliriz…
Geleceği tasarlayanlara saygıyla…