İNSAN KOLEKSİYONLERLİĞİ (2)

Abone Ol

İnsan koleksiyonerliği çoğu zaman sevgiden değil, korkudan beslenir. Yalnız kalma korkusundan… Görünmez olma korkusun... Unutulma korkusundan… Değersiz hissetme korkusundan....

Bu yüzden bazı insanlar hayatlarına yeni insanlar ekledikçe kendilerini daha güvende hissederler. Sanki çevrelerinde ne kadar çok insan varsa o kadar az yalnız kalacaklarmış gibi...

Oysa kalabalık, yalnızlığın ilacı değildir. Kalabalık bazen yalnızlığın en iyi saklandığı yerdir. Derin ilişkiler cesaret ister. Bir insanın seni gerçekten tanımasına izin vermek cesaret ister. Kusurlarını göstermeyi, reddedilmeyi, hayal kırıklığı yaşamayı göze almak ister.

Bu yüzden bazı insanlar limana yanaşmak yerine sürekli farklı koylarda ve kıyılarda dolaşıp dururlar… Çünkü limana yanaşan gemi bağlanır. Bağlanan gemi zarar görebilir. Ama açıkta dolaşan gemi hiçbir yere ait değildir.

Her yeni insan, yalnızlığa karşı kurulmuş küçük bir sigorta poliçesi gibi gelir. "Bu giderse diğeri var." "O uzaklaşırsa başkasını ararım." "Kimse kalmazsa mutlaka biri bulunur."

Fakat hayatın ironisi tam da burada başlıyor. İnsan biriktirdikçe, yalnızlık çoğalıyor. Çünkü insanın açlığını duyduğu şey kalabalık değil, yakınlık. Susuz bir insanın etrafına yüzlerce boş bardak dizmesi gibi... Bardak sayısı arttıkça suya yaklaşmış olmuyoruz.

Bir gün telefonunuzdaki tüm isimlere bakın. Kendinize şu soruyu sorun: "Bu insanların kaç tanesi benim hikâyemi gerçekten biliyor?" Sonra daha zor olanını sorun: "Ben kaçının hikâyesini gerçekten biliyorum?" Belki de hayatın sonunda mesele kaç kişiyle tanıştığımız değil, kaç kişinin yanında maskesiz durabildiğimizdir.

Bazıları raflarda güzel görünür. Bazıları ise kalpte yer bulur.

İnsanı iyileştiren, vitrinler değil; kalpte yer bulanlardır.

Kalabalık, yalnızlığın ilacı değildir; yalnızlığın en iyi saklandığı yerdir.

{ "vars": { "account": "G-2WKLC3DMKW" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }