İfade bulamayan duygular…
Bazı duygular vardır; bağırmaz, çağırmaz, kapıyı tekmelemez. Sadece bir köşede bekler. Uzun süre bekler. Sonra bir gün, hiç ilgisi olmayan bir anda, yanlış bir kişiye, yanlış bir tonda kendini gösterir. İnsan da şaşırır: “Ben aslında buna mı kızmıştım?”
Hayır. Sen uzun zamandır söylemediğine kızıyordun. Duyguları ifade etmek, sandığımız gibi bir “rahatlama lüksü” değil; ruhun bakım ihtiyacıdır. İfade edilmeyen duygu, kullanılmayan bir organ gibi işlevini kaybetmez; aksine yanlış çalışmaya başlar.
***
Duygular suya benzer. Akmasına izin verirsen yolunu bulur. Önüne set çekersen birikir. Biriken su önce bulanır, sonra kokar, en sonunda da taşıp her yeri basar. O taşkında neyin nereden geldiğini ayırt edemezsin. Küçük bir söz, büyük bir öfkeye dönüşür. Aslında patlayan o an değildir; yıllardır tutulmuş bir barajdır.
Birçok insan duygularını ifade edemediği için “zor” sanılır. Asabi, soğuk, mesafeli… Oysa çoğu zaman bu bir karakter meselesi değil, duygusal dil yoksulluğudur. Kelime yoksa bağırırsın. Cümle yoksa susarsın. İfade yoksa beden konuşur: mide ağrır, omuzlar çöker, boğaz düğümlenir. Zihin susturduklarını, beden ihbar eder.
***
Duyguları ifade etmek, iç dünyada bir tercüman bulmak gibidir. His var ama dil yoktur. İnsan o noktada ya başkasını suçlar ya kendini. “Beni sinirlendirdin” demek kolaydır; “sinirlendiğimi fark ettim çünkü sınırım aşıldı” demek ise emek ister. Ama o emek, ilişkileri kurtaran emektir. Çünkü suçlama kapı kapatır, duygu ifade etmek kapı aralar.
Bir de şu yanlış inanç vardır: “Duygularımı söylersem zayıf olurum.” Oysa tam tersi. İfade edilmeyen duygu, insanı içeriden yönetir. Direksiyonda sen değil, bastırdıkların vardır. İfade edilen duygu ise yerine oturur. Adını alır. Şekli netleşir. Kontrol altına girer. Duygular gizlendikçe güçlenir; konuştukça düzenlenir.
***
Duyguların da bir ritmi vardır. Her duygunun konuşulması gereken bir zamanı, bir tonu, bir dozu vardır. İfade etmek; her şeyi, her yerde, herkesle paylaşmak değildir. Bu, kapıları söküp atmak değil; doğru kapıyı doğru anahtarla açmaktır. Güvenli ilişkiler, bu anahtarın denendiği alanlardır. Herkesle açılmaz bu kapı. Açılmamalı da.
İfade becerisi bir anda kazanılmaz. Bu bir kas gibidir. Kullanmadıkça zayıflar. İlk denemelerde titrer, cümleler yarım kalır, ses kısılır. Ama her denemede kişi şunu öğrenir: “Duygumu söylediğimde dünya yıkılmadı.” İşte güven böyle böyle oluşur. Önce içeride, sonra dışarıda. Duygularını ifade edemeyen insan genellikle dolaylı anlatır. Susarak cezalandırır, imayla konuşur, beklenti üretir. Bu, duygunun arka kapıdan çıkma çabasıdır. Oysa ön kapıdan çıkmasına izin verilse ne kendisi yorulur ne başkası. Açık ifade, pasif-agresif davranışların panzehiridir.
***
Her duygunun altında bir ihtiyaç vardır. Öfke, sınır ister. Üzüntü, temas. Korku, güven. Kırgınlık, görülmek. Duyguyu ifade edebilen insan, ihtiyacını da söyleyebilir. Söyleyemeyen ise beklenti biriktirir. Beklentiler karşılanmadığında hayal kırıklığı, oradan da öfke doğar. Yani ifade edilmeyen duygu, kendi zincirini üretir.
Belki de en çarpıcı gerçek şudur: İnsan duygularını ifade etmediğinde “sakin” olmaz; donar. İfade etmeye başladığında ise “problemli” değil, canlı olur. Duygular evin misafirleri gibidir. Geldiklerinde kapıyı açmazsan camdan girerler. Gürültü çıkarırlar. Zarar verirler. Oysa kapıyı açıp buyur edersen, söyleyeceklerini söyler ve giderler.
İçimizde konuşmayı bekleyen bir dil var. O dili susturdukça karmaşa büyüyor. O dili konuşturdukça hayat sadeleşiyor. Belki de mesele şu kadar basit: Duygularını ifade etmeyen insan hayatı yaşar, ifade eden insan ise hayatla temas eder.