Bölgenin yeniden dizayn edileceği sınırların çizileceği ve enerji kaynaklarının kontrolünün el değiştireceği bir süreç olarak anlatılıyordu. Proje 11 Eylül saldırısı ile tam anlamıyla düzenleyici tarafta hayata geçmeye başladı ve en nihayetinde 25 yıl sonra bugün 11 ülkeyi içine çeken bir savaşa dönüştü. 28 Şubat'ta başlayan ve İran Savaşı olarak adlandırılan çatışma 30 günde geri dönülemez biçimde genişleyerek Büyük Ortadoğu Savaşına evrildi.
Sahadaki rakamlar gerçekten dehşet verici. İran'da 25.000'den fazla nokta hedef alındı. İran ve Hizbullah'ın İsrail'e fırlattığı roket füze ve İHA sayısı 1.500 civarında. BAE'ye atılan 2.000'den fazla İHA ve füze İsrail'e atılan rakamı dahi aştı. İran'da ölü sayısı 3.000'i yaralı sayısı 20.000'i geçti. İran'ın Prens Sultan Hava Üssü'ne düzenlediği saldırıda 12 Amerikan askeri yaralandı ve 1 milyar dolar değerindeki E-3 AWACS radar uçağı imha edildi. ABD'nin toplam uçak kaybı 14'e ulaştı. Diplomatik cephede Trump'ın 15 maddelik planı ile İran'ın Hürmüz üzerinde tam kontrol talep eden 5 maddelik taslağı arasında uzlaşı ihtimali sıfıra yakın.
Vance ve Rubio savaşın mayısa kalmadan biteceğini iddia etse de Washington'ın barış söyleminin arkasında üç stratejik hesap yatıyor. İran rejiminde iç kırılma tetiklemek, petrolü 100 dolar civarında tutmak ve tükenen Tomahawk, THAAD, Patriot stoklarını yenilemek için zaman kazanmak. Wall Street Journal'ın Pentagon kaynaklarına dayandırdığı habere göre bölgeye 10 bin ek asker sevk edilecek ve bu güç Kharg Adası'ndaki petrol tesislerini hedef alan bir planın parçası olabilir. Washington'da Siyonist lobiler evanjelistler ve silah endüstrisi Trump'ı kara savaşına itmeye çalışırken Türkiye Pakistan ve Mısır yoğun bir barış diplomasisi yürütme gayretinde.
Körfez ülkeleri ise tam aksi yönde bir baskı uygulayarak ABD'yi savaşa devam etmeye zorluyor. Trump'ın İran'a verdiği süreyi 48 saatten 6 Nisan'a kadar uzatması ise piyasalarda artık itibar görmüyor.
Hepsinden kötüsü Cumartesi günü Yemenli Husiler de İran safında savaşa dahil oldu. Geçen haftaki yazımda Bab'ül Mendeb'in kapanması halinde küresel ekonominin karşılaşacağı yıkıcı senaryoları analiz etmiştim. O yazının mürekkebi kurumadan endişe ettiğim tablo tam anlamıyla fiili bir tehdit haline dönüştü. Hürmüz ile Bab'ül Mendeb eş zamanlı tıkanırsa dünya ticaretinin iki kritik arteri aynı anda kesilmiş olacak. Maersk ve Hapag-Lloyd Trans-Süveyş seferlerini askıya almış durumda. Bu senaryonun gerçekleşme olasılığını artık yazıyı yazımı kaleme aldığım günden çok daha yüksek görüyorum.
Dönelim kendi ekonomimize.
Türkiye'de 3 Nisan'da açıklanacak Mart enflasyonu kritik. Piyasa beklentisi %2,4 ile 2,7 arasında değişiyor. TÜİK şubatı %2,96 açıklamıştı. WebTÜFE %2,48’de ve TEPAV gıda enflasyonunu %2,9 olarak açıklamış durumda.
Evet, savaş mevsimsel düşüş beklentilerini yerle bir etti. Merkez Bankası'nın 22 Nisan'da faiz artırımı ihtimali güçleniyor. Tahvil fiyatlamalarındaki bozulma öyle derin ki olağanüstü toplantı ihtimali bile konuşuluyor. Mesele döviz fiyatlarını tutabilmek, çünkü hali hazırda önceki yıla göre uçurum derecesinde artan petrol ve diğer enerji fiyatlarının yanında bir de dövizin kontrolü elden çıkarsa enflasyonun %40’ın üzerine sıçraması mümkün.
Şükür ki mart ayında da dövizdeki artış aylık enflasyonun altında kalacak. Programa uygun şekilde sepette %1,4’ü aşmayan bir artış gerçekleşti. Fakat faturası ağır oldu. Swap hariç net rezervler 70,2 milyar dolardan 13,5 milyar dolara inerek 57,5 milyar dolarlık düşüş kaydetti. Savaş uzar ve rezerv satışı devam ederse ciddi sorunlar yaşayabiliriz. Fakat şimdilik döviz talebinin Türkiye’ye gelen 50 milyar dolarlık yabancıların tahvil, borsa, swap kanalındaki paralarını alıp gitme isteğinden kaynaklı olduğunu ve dolayısıyla içerden gelmediğini gelmediğini anlıyoruz. Eğer tablo değişir ve vatandaşlarla birlikte şirketlerin döviz talebi de büyük bir montana ulaşırsa o zaman her şeyi baştan düşünmek gerekecek.
Sonuç itibariyle savaş derinleşir ve korkulu rüyaların başrolü 180+ dolarlık petrol ile ABD tarafında %5 üzeri tahvil faizleri hayatımıza taşınırsa küresel çapta bir resesyon süreci başlayabilir. Bu da Türkiye’yi stagflasyona yani durgunlukta enflasyona sürükler. Savaş derinleşirken bir de yayılmaya devam ederse o zaman tablo daha da karanlıklaşır ve en ağır bedeli bizim gibi enerji bağımlısı gelişmekte olan ülkeler ödeyebilir.
Türkiye hem enerji ithalatçısı hem savaş bölgesine komşu olarak çift yönlü baskı altında. Kamu bankacılığı sisteminin kredi kanallarını açık tutarken mali disiplini koruma kapasitesi önümüzdeki dönemin en belirleyici sınavı olacaktır. Yani Türkiye’de piyasalar 2018-2022 aralığında olduğu gibi yeniden tamamen Kamu bankalarının enjeksiyonlarına muhtaç durumda. Tek bir farkla tabi ki. Bu defa faizler düşürülemeyecek bir noktada ve bu mecbur kalınıp yıllarca uygulanan kurtarma-destekleme enjeksiyonları yöntemi bu noktalara ulaşmamızın bir numaralı faili.
Aynı yöntemi kullanmak enflasyonda bambaşka rekorlara ulaşmak demek olduğundan alternatif yöntemlere ihtiyaç var. Fakat ne hikmetse hala daha bir acil durum planı oluşturulmadı. Bunu Blackrock CEO’sunun Syn.Cumhurbaşkanını ziyaretine bağlayıp büyük bir sıcak para girişi ile durumun kolayca toparlanmasını bekleyenler olsa da bana pek mümkün gelmiyor. Paranın gelip gelmeyeceğini ve gelirse bu yolla bu kadar büyük bir kaosun içinden çıkılmasının mümkün olup olmayacağını hep beraber göreceğiz…