Zaman coşkun bir nehir gibi akıp giderken, arkasında yalnızca rüzgârın fısıltılarını ve toprağın sessiz tanıklığını bırakır. Bizler, bugünün telaşlı insanları, geçmişi sadece sararmış sayfalarda ararken; bozkırın ufkunda yükselen o mağrur tepelerin bağrında, binlerce yıllık bir asalet sessizce uyumaktadır. Eski Türklerin gökyüzüne uzanan ruhlarını yeryüzüne mühürledikleri o muazzam yapılar, yani kurganlar, sadece birer mezar değil; anıtlaşmış birer bozkır destanıdır.
***
Kıymetli okurlarım, geçen hafta söz verdiğimiz gibi, "Türklerde ölü gömme ritüelleri" konulu yazı dizimizin bu haftaki durağında yönümüzü yine bozkırın ufkuna çeviriyor ve adeta toprağa kök salmış bu asil bozkır destanının gizemli satırlarını aralamak üzere kurganların dünyasına adım atıyoruz. Her yazımızda önemle vurguladığımız gibi; eski Türk inançlarında ölüm, karanlık bir bitiş ya da hazin bir yok oluş değil; bu dünyadan öte âleme uzanıp gidenkutsal ve ebedi bir göçtü. İşte bu sarsılmaz inancın ufkumuzda yükselen en somut, en vakur şahitleri şüphesiz ki kurganlardır. Onlar, sadece fani bedenlerin saklandığı birer mezar değil; ruhun sonsuzluğa kanat açtığı birer ebediyet kapısıdır. Bir kurganın önünde durmak, zamanın eridiği o ince çizgiye dokunmak; bozkırın bağrında anıtlaşmış bu destanın sessiz fısıltısınıişitmek demektir.
***
Peki, bozkırın ufkunu süsleyen bu yapıların ardındaki o derin kavramsal kök nedir? Ünlü Türkolog ve hukuk tarihçisi Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal, 1925-26 yıllarında verdiği Türk hukuk tarihi derslerinde, "kurgan" sözcüğünün özbeöz Türkçe olduğunu üzerine basarak belirtir. Arsal'a göre bu kelime, "bina etmek" anlamına gelen "kurmak" fiilinden türemiştir ve Orhun Yazıtları’nda doğrudan "kale" manasında kullanılmaktadır. Sibirya’da bulunan tunç ve demir devrine ait kurganların çoğunlukla küçük birer tepeyi andırdığını söyleyen Arsal, Güney Rusya’da da bu tepelerin doğal dağcıklar sanılmasına tezat olarak, Türklerin buraların birer mezar olduğunu çok iyi bildiklerini, onlara büyük bir saygıyla yaklaşıp asla dokunmadıklarını ve kazmadıklarını aktarır. Tunç devri kurganlarının yerle bir, yani düz olduğunu belirterek ekler: “Kurganların vücûdu ancak dört tarafında pek çok taşlar bulunmasından malûmdur. Bu taşlar eskiden kurgan etrafında bir nevi hisar teşkil etmiştir. Demir devri kurganları ise daima topraktan ya da taştan ibaret ufacık bir yapı şeklini gösterir ve etrafı taşlarla çevrilidir.” der. Bu koruyucu çember, dil bilimci Reşit Rahmeti Arat’ın tanımlarında da karşılık bulur. Arat, kurganın aslında mezarların korunması için üzerine yığılan toprak höyüklere özgü bir tabir olduğunu; sonradan ise topağın üst üste yığılmasıyla ortaya çıkan ve düşmanın ansızın hücumuna karşı yapılan surların bu adla anıldığını ifade eder. Yine değerli tarihçimiz Bahaeddin Ögel de kelimenin Göktürk çağından beri mevcut olduğunu, Harzemşahlar devrinde "kurkan tamı" ifadesinin doğrudan "kale duvarı" anlamına geldiğini belirterek, sözün "korı-" (korumak) fiilinden türediğini savunur. Nitekim ünlü dil bilimci Talat Tekin, Orhon Türkçesi Grameri’nde kelimeyi "korıgan" olarak ele alıp "kale, müstahkem mevki, sığınak" açıklamasıyla "korı + gan" biçiminde varsayar. Mehmet Ölmez ise kurganın "koruyan, muhafaza eden yer" anlamına geldiğini, Kaşgarlı Mahmud'un DivânuLugâti't-Türk'ünde "korımak" (korumak) olarak geçen bu kökün, Oğuz Kağan Destanı’ndaki "korıgan" biçimiyle en eski ve en asil şekline büründüğünü yazar.
***
İşte kelimenin bu köklü geçmişi, kurganların neden sadece birer mezar olmadığını; aksine, etrafına çekilen taş setler ve hendeklerle tıpkı bir siper, bir kale gibi inşa edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Kelimenin özündeki "çevirmek, engellerle korumaya almak" anlamı, bozkır insanının hakanına ve alpine ölümden sonra da sunduğu o muazzam koruma kalkanını simgeler.
***
Tam da bu yüzden, o ulu şahsiyetler en sevdikleri atlarıyla, pusatlarıyla ve sadık savaşçılarıyla birlikte bu görkemli yapıların ebedi koruyuculuğuna emanet edilmiştir. Onlar, göç ettikleri yeni menzilde de asaletle yürüyebilsinler diye sonsuzluğa böylesine vakur bir ritüelleuğurlanmışlardır.
***
Şüphesiz, böylesine kapsamlı ve derin bir konunun çok daha uzun anlatılması, her bir ayrıntısının sayfalarca incelenmesi gerekir diye düşünüyorum; ancak bana ayrılan köşenin sınırları ne yazık ki kısıtlı. Bu asil bozkır destanının geride kalan gizemli sayfalarını, kurganların başındaki o hüzünlü yuğ törenlerini ve öte âleme göçenlerin ardından yakılan destansı ağıtları konuşmak üzere, haftaya aynı köşede buluşmak dileğiyle...