Yoksa 12 Mart Muhtırasını mı anlatmalı?
İster istemez bu dilemma titretiyor kalemin alevini.
Ne tuhaf, biri ‘Korkma!’ diyor diğer ise ‘Biraz kork!’…
Bu korku mudur ‘Bütün müsveddelerimi yırttım…’ diyen şairi, kızıl tarlalardan yeşil ormanlara karıştıran? Yoksa korkusuzluk mu?
Korku ne ki?
Belki kıvılcımlı bir yanılsama belki de talihin intikam hali…
Ne yapmalı?
Hafızanın kör, sağır ve dilsiz saflarında yer bulabildiği günlerde 12 Mart’ı kime anlatmalı?
Yazılacakların çok, okuyacakların az olduğu zamanlar!
Eskiler okuyucusunun bulduğu yazılara adardı dirseklerini bizler ise kapatacakları çukura: İsimsiz mezar taşları!
Sırf bu yüzden şiiri konuşmalı.
Meriç’ten bu yanda düşünce şiirin emrinde, suyun ötesinde ise şiir düşüncenin.
Biliyoruz ki Türk Kültürü, şifahidir…
Şifahi, ‘sözlü’ olarak günümüze yansısa da esasında kökü itibarıyla kültürümüzün vasfını da tarifler.
Söz, şifadır!
Kültürümüzün şifa arz eden birtakım eylemleri vardır ki onlar da milletimizin karakterini dışa vurur.
Mesela cesaret, özellikle de bizdeki vatan uğruna ölüme atılma iştahı yeryüzünün başka hangi milletinde görülebilir?
Yok, bulamazsınız.
Akif boşuna mı şöyle diyor:
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.”
Bu satırlar, çok bilinmeyenli bir denklemin sağlaması değil mi?
Nice isimsiz kahramanı taçlandıran ifade şühedâ!
Bu haliyle de görüyoruz ki şiir, suyun ötesinde aklın emrinde araç iken bizde yürek coşkusunun kılıcı…
Peki, bugün kılıç kimin elinde?Şifa nerede?
Şüphesiz yine milletin kendisinde!
Sanırım bu kez bir var oluş imtihanıyla değil yeniden yükseliş tercihiyle karşı karşıya…
Büyük Türk Milleti’ne saygıyla…